Hoca Dehhanî

     hoca-dehhani

     Moğol ve Selçuklu anlaşmazlıklarının arttığı XIII. yüzyılın yetiştirdiği ilk divan şairimizdir. Bu yüzyıl, Moğol saldırıları sonucu 1303 yılında Selçuklu devletinin ortadan kaldırıldığı çağdır. Selçuklular, bugün bile hayran kaldığımız bir uygarlığın sahibiydiler. Mimarinin yanında ilimde de çok ileri gitmiştiler. Onların zamanında Anadolu’nun çeşitli köşelerinde büyük tarikatlar kurularak, tasavvuf uluları bir araya toplanmıştır.    
     Çağ, bunalım çağıdır. Bunalımı kavrayan halkın bir kısmı dergâhlarda toplanırken, bir kısmı da saraylardaki zevk ve sefayı taklit ederek bunalımdan kurtulma yollarını aramışlardır.    
     Horasanlı Hoca Dehhanî, ikinci grupta toplananlardandır.    
     Şiirlerinde mahlas olarak kullandığı Dehhanî sözü, “ince nakış yapan sanatkâr” anlamına gelir. Kendisiyle ilgili ilk bilgileri Prof. Mehmet Fuat Köprülü, 1926 yılında yayımlanan Hayat dergisinin I. sayısında vermiş, şairin hayatından ve sanatından söz etmiştir. Daha sonra da Divan Şiiri adlı antolojisinde birkaç şiirini yayımlar. Bu arada Doç. Mecdud Mansuroğlu, şairle ilgili bir broşür yayımlar.
     Şairin hayatı ve sanatı hakkında fazla bilgimiz yok. Yalnız son Selçuklu hakanlarından III. Alââddin Keykubat’ın yakın ilgisini görmüş ve ona bir kaside sunmuştur. Henüz ele geçmeyen, 20.000 beyitlik Selçuk Şehnâmesi’ni yazdığı da söylenir.Hoca Dehhanî, eldeki üç beş şiirinden anladığımıza göre, zeki, sezgileri kuvvetli, kelime seçmesini iyi bilen, vezin ve nazım şekillerini pürüzsüz kullanabilen bir şairdir. İmajlarında yer yer İran etkisi görülmesine rağmen, Türk halk deyimlerine de yer verir. Söz sanatlarını yerleştirmedeki başarısı ve hayâl gücündeki incelikler, kusursuz nazım şekillerini kullanma ustalığı, aynı yüzyılda yaşayan fakat bizim henüz bilmediğimiz divan şairlerinin varlığını da akla getirmektedir. Belki de Hoca Dehhanî, bu şairler tarafından beslenmiş olan bir divan şairimizdir.    
     Şair, tasavvuf felsefesinin çağının birçok şairinde etkisini gösterdiği bir dönemde, din dışı kalmasını bilmiş, daha çok yaşama sevincini şiirlerinde yansıtabilmiştir.    
     Onunla çağdaş olan şairler arasında şu isimleri görmekteyiz. Dinî ve tasavvufî şiirleriyle Hacı Bektaş¬-ı Velî, Mevlânâ, Veled Çelebi, “Yusuf ile Züleyha” mesnevisiyle Şeyyat Hamza ve Alî, “Çarhnâme” mesnevisiyle de Ahmed Fakih, onun çağdaşlarıdır.    
    
     GAZEL    
    
     Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi    
     Şâd olsun gönlü anın gönlümü şâd eyledi    
    
     Ben de idi bunca yıllar kaddine serv-i revan    
     Doğrulukla kulluk ettigiyçün âzâd eyledi    
    
     Hüsrev-i hüban eden sen dilberi-i şîrin-lebi    
     Bî-sütun-ı aşk içinde beni Ferhâd eyledi    
    
     Od ile korkutma vâ’iz bizi kim lâl¬-i nigâr    
     Cânımuz bizim oda yanmağa mutâd eyledi    
    
     İster isen milk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim    
     Pâdişehler dâd ile milkini âbâd eyledi    
    
     Hoca Dehhanî         
    
     Bu gazel, aruzun “bahr-ı remel” kalıbıyla yazılmıştır.    
     Vezni: / . / / + / . / / + / . / / + / . /    
    
     İçki sunan güzel, bir kadehle bizi gamdan kurtardı. Benim gönlümü sevindirdiği için, onun gönlü de şad (şen, mutlu) olsun.    
     Burada kadeh, sâkî, şâd kelimeleri tezada düşmeyecek şekilde, kendi aralarında anlamca ilgili olarak sıralanmışlardır. Tenasüp (müraat-ı nazîr) sanatı yapılmıştır. Azâd etmek, köleliği akla getirir. Kölelerin belli bir zaman sonra efendileri tarafından bağışlanması işinin adıdır. Bu beyitte gama, aşka uğrayanın içki ile mutluluğa kavuşmasından söz edilmektedir. Köleyi de mutluluğa kavuşturacak olay, serbest bırakılması değil midir? Kölenin özlemi hürriyet, aşığın özlemi de içki sayesinde bulacağı mutluluktur. Divan şiirinde karşılığını görmeyen âşıkların sığınacakları tek yol içkidir, meydir. Beyitte mey sözü, açıkça söylenmiyor, kadeh kelimesiyle bize hatırlatılıyor. Şair benzetme amacı gütmeden kadehi kullandıysa, beyitte mecaz-ı mürsel sanatı da vardır.    
    
     Güzel ve uzun boylu servi, bunca yıllar sevgilisinin boyuna posuna hayranlık duymuş, ona köle olmuştur. Kulluğunu doğrulukla yaptığı için, sevgilisi onu serbest bıraktı.    
     Beyitte sevgilinin boyu, servi ağacının uzun boyuna değil, biçimli endamına benzetilmektedir. Yani servi, servi olduğu için değil, güzele kul köle oluşundan ve bu görevini doğrulukla yaptığından ötürü serbest bırakılmıştır. Olay, başka bir olay örneklenerek daha güzel bir sebebe bağlanarak anlatılmıştır. Hüsn-i tâlil sanatına başvurulmuştur. Serv-i revanda sihr-i hâlâl sanatı vardır. Bir kelime veya tamlamayı hem kendisinden önceki ibarenin sonu, hem de kendisinden sonra gelecek bölümün başlangıcı olarak kabul etme sanatı. Bu beyitle ilk beyti beraber düşündüğümüzde; kadd, serv, âzâd kelimeleri arasında da müraat-ı nazîr sanatının varlığını görürüz.    
    
     Ey tatlı dudaklı güzel! Seni güzellerin hükümdarı olarak yaratan Tanrı, beni de aşkın bî-sütunu arasındaki Ferhad’a benzetti.    
     Bu beyitte aşkın elinde çaresizlikten yakınan şair, bu sonucu kaderin bir cilvesi olarak görür ve teselli bulur. Bu, bir alın yazısıdır. O da değişmeyeceğine göre ne yapabilirim der gibi bir tevekkül içindedir. Ferhad, Hüsrev, Şirin ve Bi-sütun kelimeleriyle bir aşk hikâyesi anlatılmak istendiği için Telmih sanatı yapılmıştır. Tezada düşmeden anlamca ilgili kelimeler sıralandığından müraat-ı nazîr sanatı da görülür. Ayrıca bu dört kelime bizde bir şaşkınlık da uyandırdığından, beyitte ihyam-ı tenasüp sanatına da başvurulmuştur. Hüsrev kelimesi bir hikâye kahramanı anlamında değil, güzellerin şahı anlamında kullanılmıştır. Şirin-i leb, tatlı dudaklı anlamında kullanılmıştır. Bî-sütunu aşk, aşkın zorlukları manasınadır. Ferhad eyledi de, Ferhad gibi beni zorluklar içinde bıraktı demektir.    
    
     Ey vaiz! Sen bizi cehennem ateşi ile korkutamazsın. Zira bizi, sevgilinin yanağı da ateşte yanmaya alıştırdı.    
     Şair, vaiz ve biz kelimeleri ile iki ayrı düşünce sahibini öne sürmektedir. Vaiz; cehennem ateşinin korkunçluğunu, günahkârların bu ateşle yanacaklarını söyleyerek insanları korkutmaktadır. Biz kelimesiyle de “din dışı” konumda olanlar anlatılmak istenmektedir. Bunlar, sevgilinin cehennem ateşinden daha yakıcı olan yanağında yanmaya alışmış olan kişilerdir. Beyitte vaize ve cehennem ateşine meydan okuma tavrı vardır. Anlamca kuvvetli olan cehennem ateşi olmasına rağmen şair, hasret duyduğu sevgilisinin yanağını daha yakıcı bulmakla mübalağa sanatı yapar. Sevgilinin yanağının cehennem ateşinden daha yakıcı oluşunun düşünülmesi, guluv mübalağayı akla getirir.    
    
     Eğer güzelliğinin ülkesi daha da şenlensin istiyorsan, cömert ol. (Şunu iyi bil ki) padişahlar yurtlarını, ülkelerini adaletleriyle bayındır hale getirdiler.Divan şairi gönlüne hükmeden sevgili için padişahım, sultanım der. Padişah memleketlere, güzel de sevenin gönlüne hükmeder. Burada padişahla sevgili arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Kasıca halkın padişahtan ikram ve cömertlik bekleyişi gibi, şair de sevgilisinden ilgi bekler.    
    
     Aşkın sebep olduğu sevgilinin güzelliğini konu olarak işleyen bu gazelde, şair, anlatımı birçok söz sanatlarıyla bezeyerek “gününü gün etme” gibi bir hayat felsefesini anlatmaktadır. Gazel baştan sona profan bir görüşle kaleme alınmıştır.    
    
     Oyhan Hasan Bıldırki

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s