Oyhan Hasan Bıldırki Ve Edebi Hayatı

     Oyhanhasanbildirki.jpg
     ELEŞTİRMENLERE GÖRE BILDIRKİ * Hilâl GÜLER 

     “Elimize ‘Talebe Cemiyeti’ gibi bir imkân geçince, 1969’da “BURSA’DA ZAMAN” adını verdiğimiz bir dergi çıkardık. Aylık, altı sayı neşredebildik, barutumuz o kadardı. Şu anda elimin altında, ilk eserleri bu mecmuada çıkmış olan biri hikâyeci ve biri şair iki dostumun eserleri duruyor. “Hoş Geldin Huzur” Nadir Ülker’in hikâyeleri; “Güzelleme” Ali Akmanlar’ın şiirleri. Kadromuzdan, hikâyeci-münekkid Oyhan Hasan Bıldırki de daha önceleri “Koçaklar”ı neşrettiğine göre, o günkü çevremizden üç sanatkâr bugün sanat dünyamızda yerlerini almışlardır.” ([i])

      “Oyhan Hasan Bıldırki’nin Sensiz Seninle başlıklı denemesi “Mensur Şiir” diyebileceğimiz bir “hava”yı veriyor. Yer yer güzel parçaları var: “Kırmızı güller yeniden açıyorlar. Dağlarda papatyalar yeniden fışkırıyor. Ruhumda ihtilâl, saçlarında papatyalar var! Biliyorsun Kraliçem, ben sana mecburum işte. GÖZLERİNE MAHKÛMUM BEN.”

      Bu paragrafın bir parçası Atillâ İlhan’ın bir şiirinin ismini (Ben Sana Mecburum) hatırlatıyor.
      …
      Bursa’da Zaman, şiirlere de yer vermiş sayfalarında. Alâaddin Kokmaz’ın “Kuşlar”ı güzel. O. Hasan Bıldırki’nin; “Denizlerde gemiler denizlerde gemiler/ bir bekleyiştir ah, tayfaların gözlerinde/ hangi limandadır çiğnenen mendiller/ hangi limanda” şeklinde başlayan “Meral” isimli şiiri, “Ben gemilerde serseri bir tayfayım” gibi Atillâ İlhan tipi mısralara rağmen bütünüyle doyurucu.” ([ii])

      “Üçüncülüğü kazanan hikâye, Oyhan Hasan Bıldırki’nin. “Bir Bıçağın Keskin Ucu”…   Oyhan Hasan, yarışmaya üç hikâye ile katılmıştı. Sağlam bir dili olan, yaşayan Türkçe’yi kullanan yazarın bu hikâyesi dış Türklerle ilgiliydi. Hikâyesinde fazlalıklar yoktu, diyaloglar ağır basıyordu. Yazar yerinde çizilmiş tasvirlerle de hikâyesini zenginleştiriyordu. Oyhan Hasan Bıldırki, tipleri bir çırpıda çizivermesi bakımından da başarılıydı.” ([iii])

      “Töre, 1980’i kapatırken bize yeşil bir hikâye sayısı ve üç güzel hikâye bıraktı.
      …
      Bir Bıçağın Keskin Ucu’nda yine muhacirlik vardır. Fakat bu defa muhacir, düşüncesiyle değil, doğrudan doğruya eski yurdunu görmeye gider. İlk iki hikâyede terk edilmiş eski yurtların mâzideki durumları vardır. Bıldırki’nin hikâyesinde terk edilmiş yurda gidilir ve bugünkü durumu görülür. Buradaki seyahat, mâzide değil coğrafyadadır. Birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmış olan akrabalar, yeğenler iki ayrı düzenin insanları olmuşlardır. Bıldırki, bir iki fırça darbesiyle eski yurdu hasret renklerine boyar: “Yol, bir uçtan diğer uca, yemyeşil Tuna düzlüğünü kesiyordu. Yolun her iki yanında, sanki dalları Tuna suyuna erişmek, orada bir şeyler aramak ister gibi duran söğütler. Yeşilin en güzeli, göğün saf mavisi ile kucaklaşmak ister gibi. Kuşlar, bana göre gene, gurbet türkülerinin birini bitirip diğerine başlıyorlar. Karşıda, sınırları belli, bir şeylerden ürkmüşler gibi görünen birbirine sokulmuş bağlar, küçük, şipşirin bahçeler… Aralarında bizim bağ da var. Bilmem beni gördüğüne sevinmiş miydi?”
      Bıldırki, bundan sonra insana ve düzene döner. Düzenin insan acılarını yüreğe gömen merhametsizliğine. İnsanı ortadan kaldırmak isteyen düzende hikâyeci, insanı yakalar. Yaşareviç’in hüzün gölgelenen gözlerinde, ihtiyar fırıncının rol yapan öfkelenişinde insan vardır. Yaşareviç’in ve küçük kız Zarife’nin korku dolu bakışlarında, düzene uymak için zorlanışlarında yine insan vardır. Küçük Arif’in fırıncıya çıkışında da hür düzenin insanı. Ve Bulgaristan’ın Eskicuma’sında çocuklarını gece yarısı gizlice sünnet ettiren insanlar vardır.Hikâyenin kuruluşu ve işlenişi zayıf olmakla beraber, Bıldırki biraz çalışma ve titizlikle iyi bir hikâyeci olabilir.
      …
      Töre’nin yarışmasında derece alan üç hikâyenin yayınlanması üzerine bazı tenkitler çıktı. Hikâyelerin üçünün de dış Türklerle ilgili olması bazı kimselerde bir yadırgama meydana getirdi. Töre’nin hikâye yarışmasına katılanlarda insanî özden ziyade siyasî muhteva tercih ediliyormuş. İki hikâyede dış Türkler konusu, giderek ideolojik olmaya başlıyormuş. Balcıoğlu’nun hikâyesi, ikinci kısmında dış Türkler mevzuundan kurtulmakla doğrudan doğruya hassasiyetimize yönelmiş imiş.Dış Türkler konusu edebiyatımızda, işlendikçe bir tuhaf olan insanlara sormak lâzımdır. Dış Türkler insan değil midir?” ([iv])

      Ercilasun’un yukarıdaki yazısında sözünü ettiği tenkitlerin Şubat 1981 yılında “Yeni Sözcü”de çıktığını tespit ettik. Yeni Sözcü’nün üst üste çıkan iki ayrı sayısında, “Kültür-Sanat” bölümünde yer alan bu yazıların her ikisinde de imza yok. Yazılardan biri “Hikâye Yarışması Üzerine” başlığını taşırken, diğeri de “Üç Hikâye Üzerine” başlığı altında çıkmıştır. Söz konusu yazılardan ilkinde; “… Yarışmaya katılan hikâyelerin büyük bir kısmı dış Türklerle ilgili. Bunun yanı sıra sosyal meseleleri, insanımızın iç dünyasını, günlük ailevi konuları ve mizahi denemeleri ihtiva eden eserler de yarışmaya katılmıştır. Töre’nin hikâye yarışmasına katılan yazarların ilgilerinin dış Türkler noktasında temerküzü dikkate şayan bir husus. Burada “İnsani öz”den ziyade, siyasi muhtevanın tercih edildiği ortaya çıkıyor.
      Yarışmada birinci gelen “Muhacir Osman” hikâyesi, Batı Trakya Türklerinin acılarını anlatırken, Oyhan Hasan Bıldırki’nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu” adlı hikâyesi de aynı şekilde dış Türkleri konu ediniyor. Yarışmada ikinci gelen “İstasyonda” da ise, dede ile torun arasındaki yakınlık dile getiriliyor.
      …
      Töre bilindiği gibi şimdiye kadar roman ve tiyatro dallarında da yarışmalar açmıştı. Adı geçen yarışma, edebiyatımıza, iki romancı kazandırarak fonksiyonunu yerine getirdi.
      Bakalım; hikâye yarışmasında derece alanlar da aynı çalışma temposunu sürdürebilecekler mi? Umalım ki, bu yarışma da ötekiler gibi, sanat hayatımıza sürekli yazmayı prensip edinen kalemler kazandırmış olsun.” ([v]) deniyorken, ikinci yazıda da; “Refik Balcıoğlu’nun “İstasyonda”sı ile Oyhan Hasan Bıldırki’nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu”nda ise, dış Türkler mevzuu, giderek, ideolojik olmaya başlar. Hele “Bir Bıçağın Keskin Ucu”nda bu hal, o nispette ileri gider ki, hikâyeciliğin veya sanat eserlerinin kendi iç mantığı bir anlamda kaybolmaya başlar. Bu tür mevzuları işlemenin en büyük güçlüğü de, aslında burada olmalı.
      Tarık Buğra’nın, “Küçük Ağa”nın başına koyduğu kısa bir açıklama vardır. Orada, Peyami Safa’nın bir görüşünü aktarır. Bu, romanla epope arasındaki farktır. Tarık Buğra’nın Kurtuluş Savaşı’mızı anlatan bir roman yazmak istemesine karşılık, usta romancının verdiği cevap, romanın bir epopeye dönüşmemesini temenni etmek olur. Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa’sı gerçi bir epope olmadı ama, bu yolda yazılmış nice romanların, bir sanatçı için son derece ilkel İstanbul-Ankara, kaçan veya zulmeden düşmanla fedakâr efeler ikilisinden hareket ederek, büyük bir klişecilik örnekleri verdikleri de inkâr edilmez. Ne var ki, bu romancıklar (!) sadece ilk ve ortaokul öğrencilerinin dışında, kimseye hitap edememe talihsizliği ile karşı karşıya kaldılar.” ([vi]) denilmektedir.

      “BÜTÜN FİDANLAR SIMSICAK: Daha önce hikâyeleri ile tanıdığımız Oyhan Hasan Bıldırki’den insanı sımsıcak duygularla saran bir şiir kitabı geçti elimize. “Bütün Fidanlar Sımsıcak” adlı şiir kitabı da önceki hikâye kitabı gibi yine Millî Eğitim Bakanlığından; öğretmen yazarlar dizisi olarak çıkmış.
      56 sayfa ve birinci hamur kâğıda basılmış eserde üç ayrı bölüm ve 33 şiir yer alıyor. O. Hasan Bıldırki yayın dönemlerinde etkili olmuş çeşitli dergilerde hikâyeleriyle dikkat çeken önemli kalemlerden biridir. Bu kez de karşımıza çeşitli edebiyat dergilerinde okuduğumuz şiirlerini bir kitapta toplayarak çıkmış. “Bütün Fidanlar Sımsıcak” isminden de anlaşılacağı gibi insanı gerçekten sımsıcak saran duygu ve imaj yüklü şiirlerle dolu bir kitap. Serbest türde yazılmış ve okurken sizi yer yer çiçekler, ağaçlar ve kelebeklerle dolu yemyeşil bir tabiatın ortasına götürüyor ve bir süre olsun dinlendiriyor. Genelde yeşil ve tabiat sevgisinin işlendiği kitabı Millî Eğitim Bakanlığı yayınevlerinden bulmak mümkündür.” ([vii])

      “Doğuş Edebiyat, Nisan ayında muhtevaca iyinin ve güzelin ne olduğunu ortaya koyuyordu. Fikir yazılarını daimi yazarlarıyla devam ettiren Doğuş, şiir ve hikâyede sanata olan susuzluğumuzu gideriyor. “Günleri Öldürmek” adlı hikâye, O. Hasan Bıldırki’nin. Daha önceki yıllarda Hisar ve Töre’den tanıdığımız Bıldırki, hikâye sahasında devamlı kalem oynatanlardandır.” ([viii])

      “Millî Eğitim ve Kültür sahifelerinde hikâyeleri yayınlanan Hasan Kallimci, Sait Önaçan, Hamdi Yılmaz, Ümit Fehmi Sorgunlu, Nadir Ülker, O. Hasan Bıldırki ayrıca Doğuş dergisinde Günerkan Aydoğmuş, Töre’de Yaşar Asım Oğuztöreli, Millî Kültür’de Kerim Aydın Erdem, Sabahat Emir hikâye zeminimizi yeşerten imzalar.” ([ix])

      “Değerli yazar Oyhan Hasan Bıldırki, 13 hikâyeden oluşan yeni kitabını yayımladı.
      Şiir, roman ve hikâyeleriyle tanıdığımız yazar, “Üçüncü Günün Öğlesi” adıyla yayınladığı son eserinde, güzel bir Türkçe ve sağlam bir olay örgüsü ile kendisini hissettiriyor.” ([x])

      “Kar Üstünde Kan Damlası yıllardır hikâyeye emek veren Oyhan Hasan Bıldırki’ye ait. Tipik bir Anadolu, kır kesimi olan Kar Üstünde Kan Damlası’nın klâsik bir kurgusu var. Hikâyenin konusu çeyrek asırlık eşekleriyle karlı bir gün kasabadan şehre inmek için yola koyulan baba oğulun bir kurt sürüsüyle karşılaşmaları sonunda kurtlara yenilmeleridir. Bir olay hikâyesi olan Kar Üstünde Kan Damlası yoksul köy insanlarının küçük dünyalarını, hayal ve özlemlerini anlatması bakımından dikkate değer bulundu.” ([xi]

      “Taşrada Çıkan Profesyonel Bir Dergi: ADIMLAR (1970-1972)
      Erzurum’da 1958 yılında Hüseyin Durak tarafından birkaç sayı çıkarılan Karasu Kenarında başlıklı dergiden sonra manifestosuyla ortaya çıkan en önemli, belki de ikinci sıradaki dergi, 1969 yılında Nureddin Topçu önderliğinde İstanbul’da kurulan Anadolu Fikir Derneği tarafından, 1970 yılında çıkarılan ADIMLAR isimli dergidir.
      …
      Mücerred olarak 24, müşahhas olarak ise 19 sayı çıkan dergide 72 şiir, 4’ü Almancadan çeviri olmak üzere 39 hikâye yayınlanmıştır. Bir sayıda en çok 7, en az 1 şiir yayınlanmıştır. Hikâyede ise bu rakam en çok 6, en az 1’dir. 24 sayı boyunca derginin şiirsiz ve hikâyesiz hiç bir sayısı yoktur.
      …
      24 sayı boyunca dergide yer alan önemli imzalar şunlardır: M. Sıtkı Aras, Şerif Aktaş, Şevket Bulut, Mustafa Kara, Bahaettin Karakoç, Saim Sakaoğlu, Fahrettin Kırzıoğlu, Çetin Baydar, Niyazi Adalı, O. Hasan Bıldırki, M.Atillâ Maraş, Mehmet Ulaş, A. Hacıyakupoğlu, İlhan Eraydın, Latif Yıldız, Selçuk Ünlü, Muzaffer Civelek, Muzaffer Taşyürek, Saadettin Kaplan, Abdülkadir Güler, İhsan Sezal, Dursun Özer, Mehmet Sılay, Mustafa Kutlu, Naci Gümüş, Halil Ürün, Bekir Soysal, Yavuz Akpınar, Kemal Fedai Coşkuner…” ([xii])

      “Genelde de şiir yazımı denemelerinden sonra şairlerimiz hikâye ve roman alanında çalışmalar yapmışlardır. Sizin şiirle uğraştığınız oldu mu?
      – Aslında ben de, yazı hayatıma şiirle başladım. Sonra romanla devam ettim. Fakat Türk okuyucusu beni, daha çok hikâyeci ve eleştirmen olarak tanır. İlk şiirim “Seni Bekleyeceğim”, Ses Gazetesinde (Aydın, 1962) yayınlandı. Bana göre şiir, hemen hepimizin ocağına düştüğü bir hummadır. Nedense hayatımızın hiç bir devresinde onsuz yapamıyoruz. Ona tutkunluğumun bir işareti olarak CEYLAN GÖZLÜM’ü önümüzdeki günlerde yayınlamak istiyorum. Ne var ki şiir, oldukça zor bir şey. Şair olmak da öyle.

      Hikâyelerinizde anlaşılır bir dil kullandığınız ve haliyle de yaşantınızdan kesitler sergilediğiniz görülmektedir. Başka dikkat ettiğiniz kurallar var mı?
      – Ben, sesli konuşmaya tutkunum. Son çalışmalarımı hikâyede teksif etmem de bundandır. Bir bakıma tespitiniz doğru. Ben, daha çok gördüklerimi, duyduklarımı, düşündüklerimi veya yazılması gerekenleri yazarım. Günümüz insanının dertlerini, sevinçlerini dile getirmeye çalışırım. Bunları yaparken de, gerçeğin dışına çıkmamaya dikkat ederim. Bir bakıma, belki de, iyi bir ifadeciyim. Benim söyleyecek çok şeyim var. Yazdıkça ışık olmak istiyorum ve böylece dinleniyorum. Bana göre hikâyeci, ele aldığı konuyla ilgili bir mesajı, büyük kütlelere ulaştıran ve onları aydınlatan adamdır. Burada “Neden hikâye?” sorusu da akla geliyor. “Niçin roman değil de, hikâye?…” Hikâyenin, romana göre kısa boyutlu oluşu, fazla zaman almaması, dili çabuk hikâyeci ile okuyucu arasında ışık alışverişinin doğmasına yardımcı olur. Bu yardım da, aydınlık ufukların doğmasını sağlar. Bu arada, şiirden getirdiğim bazı özellikleri de, hikâyelerimde kullanmaktayım. Bazı hikâyelerimde, hikâyenin klâsik kalıplarını, küçük darbelerle yıkmaya çalıştım. Bunda, başarıya ulaştığımı sanıyorum.” ([xiii]

      “Oyhan Hasan Bıldırki, BEŞPARMAK dergimizin kurucularından, sanat tutkunu bir yazar, araştırmacı ve öykücü.
      Yayınlanan dergilerimizin yarısından çoğunda öyküleri, yazıları, şiirleri yayınlandı. Edebiyat, Türkçe öğretmenliği döneminde de pek çok genci okumaya ve yazmaya yöneltti. Beşparmak dergimiz ekibindeki eski öğrencileri de onun sanat tutkusunu vurguluyor.
      Bir şiir kitabı ve dört öykü kitabıyla, pek çok sanat dergisinde ve yerel gazetelerdeki çalışmalarıyla başarısını da ortaya koymuş. Söke’de, yörede ve ülke düzeyinde, kendisini kabul ettirmiş.” ([xiv])

      “Günümüzün usta hikâyecilerinden biri olan Oyhan Hasan Bıldırki’yi uzun zamandan bu yana tanırım. Kendisiyle uzun bir geçmişi paylaşıyoruz. Onu ilk defa, kendi kasabasında, doğduğu yerde, “baba ocağı”nda tanıdım. Görev dolayası ile gittiğim Bağarası’nda, bana ilk sahip çıkanlardandı. Sessiz, sakin tabiatlı bu adam, gurbettekilere kanat gerenlerdendi. Onun bu özelliğini birçok hikâyesinde görüyoruz. ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ’nde yer alan “Kırım”, “Çekirgeler” ve “Ömür Geçintisi” adlı hikâyelerinde bu özelliği öne çıkıyor.
      Hanidir kendisini yakından tanıdığım bu dostuma, sizlere de onu yakından tanıtmak için, bazı sorular sordum. Aldığım cevapları duyurmak istedim. Bu yazı, bu gayretin sonunda ortaya çıktı.

      – Gerçi meraklıları için bazı ansiklopedilerde hayat hikâyeniz var ama, bize biraz daha geniş olarak kendinizden söz eder misiniz?
      – Ne gibi?
      – Meselâ; Nerede doğdunuz? Nerelerde okudunuz? Şimdiye kadar hangi dergi ve gazetelerde yazdınız?
      – Ben, 1947 yılı Haziran’ında Bağarası’nda doğmuşum. İlkokulu da, bu kasabadaki Hürriyet İlkokulu’nda bitirdim. Daha sonra, rahmetli babamın; “Boğulacaksan, büyük denizde boğul!” demesi üzerine, Aydın’a gittim. Ortaokul ve liseyi orada okudum. Daha sonra Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdim. Kastamonu-Cide-Şenpazar’da öğretmen olarak göreve başladım. Şimdiye kadar başta Hisar olmak üzere, Türk Edebiyatı, Hareket, Adımlar, Doğuş Edebiyat, Pınar, Töre, Millî Kültür, Millî Eğitim, Alkım, Tohum, Bursa’da Zaman, Çağrı, Tarla, Yiğit Efem, Gülpınar ve Beşparmak dergilerinde yazdım. İlk şiirim, Aydın’da “Ses” gazetesinde yayınlandıktan sonra, bunu, Hüraydın, Sonbaskı, Yeni Hürriyet, Büyük Menderes, Yeni Kıroba, Mücadele, Özveri ve Ege Ekspres gazetelerindeki çeşitli yazılarım takip etti. Bunlardan birçoğunda sanat yönetmeni olarak da görev aldım. Daha bazı gazete ve dergilerde de birkaç yazım yayımlandı.
      – İfadenizden edebiyata şiirle başladığınız anlaşılıyor. Peki, şimdi şiir ne oldu? Onu boşladınız mı?
      – Şiiri boşlamış falan değilim. Yalnız, hikâyede ısrarlıyım. İlk eserim de bir şiir kitabıdır. “Liseden Sesler” adıyla yayımlanmıştı. Şimdi de şiire devam ediyorum. Fakat, şiir bana göre, edebiyatın en zor olan tarlasıdır. Ben, bu tarlada dolanıp duruyorum. Ondan elde ettiğim hasadı, hikâyelerimde bol bol kullanıyorum. Şiirim benim için, hikâyelerime çıkabilmemin sıçrama taşıdır.
      – İleride şiire tekrar dönecek misiniz?
      – Sanırım. Bunun için sürdürdüğüm bazı hazırlıklarım var. Aslında şiirden uzaklaşmış değilim. Bir yerde onların daha da olgunlaşmasını bekliyorum.
      – Hikâyede ısrarlıyım, dediniz… Neden? Bunun sizce önemli bir sebebi olmalı, değil mi?
      – Günümüz insanı, birçok şeyle yarışıyor. Bu yarışta kendisini kuşatan türlü engeller var: Geçim derdi, televizyon gibi… Bunlar ve daha birçokları arasında insan, bunalıyor. Ona buna sarılırken, kendisine ayırabileceği zaman daralıyor, gittikçe tükeniyor. İşte ben, yazdıklarımla, bu tükenen, daralan zamanı yakalamak, yakalayabildiğim ölçüde de, zor zamanların adamına bir şeyler söylemek, ona bir şeyler vermek istiyorum. Bu sebeplerden ötürü hikâyede ısrarlıyım.
      – Yalnız bu sebepler mi?
      – Bir bakıma öyle. Fakat ben, Türk hikâyesinde bir numara da olmak istiyorum. Bu sözümü biraz açayım. Aslında şiiri şairine, romanı romancısına bırakmak lâzım. Yani hem şiir, hem roman, hem hikâye ve daha başkalarında olmak istemiyorum.
      – Ama bunda zorlanıyorsunuz, değil mi?
      – Nasıl?
      – Meselâ, Çanakkale Destanı’nı anlattığınız “Koçaklar” adlı eseriniz, biz de yayımlanan ilk “nehir roman” örneklerinden birisi gibi geliyor bana.
      – Görünüşte öyle… Yalnız siz de farkına varmışsınızdır. Ben KOÇAKLAR’da klâsik roman anlayışını kırdım. Bir temel olay etrafında düğümlenen on iki hikâye yazdım. Aslında maksadım, romana varmak, roman yazmak değildi.
      – Peki, Dönülmez Yol, ne olacak?
      – O, 1964’lere uzanan bir denememdi. Sorularınla beni zorlamaya çalışıyorsun. Bu, öteden beri bizim aydınımızın bir dramı, bir çelişkisidir. Sanki topluma her şeyi, kendisi söylemek ister gibi bir havada geziyor. Ben, bu çelişkiden yakamı kurtarmak istiyorum. Bana göre, söylenmesi gereken her şeyi tek adam söylememeli. Her sözün, her vadinin bir sahibi olmalı.
      Son zamanlarda, kuruluşunda da etkili olduğunuz Beşparmak’ta yazılarınıza rastlamıyoruz. Bunun özel bir sebebi var mı? Beşparmak’ı önemsemiyor musunuz?
      – Önemsemek. Bu mühim! Beşparmak, benim gibi birkaç arkadaşın elinde doğdu. Biz, onunla olan ilişkimizi kesmedik. Yerimizi daha çok yeni arkadaşlara bırakmak istedik. Başta, hikâyede ısrarlı olduğumu söylemiştim. Hikâyeler de, nedense, Beşparmak’ın sınırlı olan sayfa sayısını daraltıyor. Bu tür yazılar, arkadaşlar arasında bir gücenikliğe sebep oluyor. Falancaya şu kadar sayfa ayrılıyor, neden diye soruluyor. Biz de, böyle soruların cevabını yazmamakla veriyoruz. Yoksa Beşparmak’ı seviyorum. Çünkü o, sınırlı imkânlar içinde kavrulan bir kasabadan, bütün Türkiye’ye ses götürüyor. Bunun farkındayım.
      – Şimdiye kadar basılmış eserlerinizi sıralar mısınız?
      – Lise’den Sesler (Şiir-1964), Dönülmez Yol (Roman-1964), Koçaklar (Millî Hikâyeler-1975), Üçüncü Günün Öğlesi (Hikâyeler-1986), Bir Başka Şafak (Hikâyeler-1988), Gün Çarığı Sıkınca (Hikâyeler-1990), Atatürk Aramızda (Seçilmiş Şiirler-1991).
      – Yeni hazırlıklarınız, eserleriniz var mı?
      – Kar Üstünde Kan Damlası, Kırk Küçük İnci, Dil Çerezleri ve Ceylan Gözlüm ile Bütün Fidanlar Sımsıcak adlı eserlerim basılacağı günleri bekliyor.
      – Son ikisi şiir mi?
      – Öyle görünüyor.
      – Size hem sanat hayatınızda, hem de son eserlerinizin gün ışığına çıkmasında, okuyucuya ulaşmasında başarılar dilerim.
      – Teşekkür ederim.” ([xv])

      Hilâl GÜLER
      Söke’de Yerel Basın ve Basın Yayın Hayatı, s.354-368  


[i] KORKMAZ Alâaddin, “Bursa’da Zaman” Çevresinde Bir Şair Bir Hikâyeci-Doğuş Edebiyat Sayı:28 s.21 vd. Mart 1985
[ii] BURAK Osman-Bursa’da Zaman, Tohum Sayı:43 s.26 vd. Eylül-Ekim 1969
[iii] ÇOKUM Sevinç-Hikâye Yarışması Hakkında, Töre Sayı:115 s.3 vd. Aralık 1980
[iv] ERCİLASUN A. Bican Doç. Dr. -Üç Hikâye, Töre Sayı:118 s.20 vd. Mart 1981
[v] A.g.e. s.14
[vi] A.g.e. s.13
[vii] TUNÇBİLEK Osman-Kitaplığımızdan, Öncü Edebiyat Yıl:1 Sayı:3 s.15 / Temmuz 1995
[viii] ŞÜKRAN Hikmet-Dergilerimiz Doğuş Edebiyat, Töre Yıl:12 Sayı:144 s.70 / Mayıs 1983
[ix] AKSOY Alper-Panaroma, Millî Eğitim ve Kültür, Yıl:3 Sayı:12 s.3 vd. / Ekim 1981
[x] ALP BAYBURTLU Ömer-Kitaplar Arasında, Türk Edebiyatı Sayı:152 s.64 / Haziran 1986
[xi] ÇOKUM Sevinç-Bir Yarışma ve Gökkuşağından Hikâyeler, Türk Edebiyatı Yıl:23 Sayı:257 s.19 vd. / Mart 1995
[xii] AKALIN Nazir-Erzurum Dergileri, PALANDÖKEN Sayı: 4 s.18 vd. 1 Mart 1993
[xiii] DURUCAN Muhsin-Oyhan Hasan Bıldırki ile Söyleşi, BEŞPARMAK A.K.S.D. / Sayı:4 s.16 vd. Aralık 1989
[xiv] PÜLTEN Selim Sabit-Oyhan Hasan Bıldırki’nin Sanat Tutkusu ve Bu Dergi, Beşparmak A.K.S.D. / Sayı:21 s.3  Mayıs 1991
[xv] GÜLHAN M. Ali-Oyhan Hasan Bıldırki ile Söyleşi, Beşparmak A.K.S.D. / Sayı:21 s.8 Mayıs 1991

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s