Türk Edebiyatı

     3a22a-kus_thumb

     Günümüz Türk Edebiyatı üzerinde durmak, düşünmek zorundayız. Bilindiği gibi her edebiyat, o edebiyatı ortaya koyanların millî kültürlerinin aynasıdır. Her edebiyat kendi millî kültür çevresinin izlerini taşır ve bu bakımdan büyük ilgi uyandırır, giderek evrenselleşebilir. Oysa günümüz Türk edebiyatı, gittikçe kozmopolitleşerek, millî kültür kaynaklarımızdan uzaklaşmaktadır. Zaman zaman dergilerde, yıllıklarda ve kitaplarda gördüğümüz çeşitli edebiyat ürünleri, bu ürünleri ortaya koyanlarla milletin duygu ve düşünceleri arasındaki yabancılaşmayı, kültür ayrıcalığını gözler önüne sermektedir.
     Divan edebiyatçılarının, Tanzimatçıların, Servet-i Fûnuncuların, Garipçilerin, İkinci Yenicilerin, Soyutçuların halktan uzaklaştığını söylemek ve bunları günaşırı tekrarlamak, havanda su dövmekten farklı bir şey değildir. Kaldı ki, yukarıda sözünü ettiğimiz her devrin şair ve yazarları, bir önceki devreyi aynı şekilde; “halktan uzaklaşmak” veya “dil” yönünden eleştirmişler fakat aynı yanılgıya -ara nesiller de dahil olmak üzere- düşmüşlerdir. Söz gelimi: Servet-i Fûnuncular, Tanzimatçıları dil yönünden eleştirmişler, gerçekte ise onlardan daha ağır bir dil kullanmışlar ve kendi “Babil kuleleri”ne çekilmişlerdir. Yine Tanzimatçıların çıkış noktalarından bir diğeri de; Divan edebiyatının halkın meselelerinden uzak durması idi. Onlara göre, edebiyat halkın malı olmalıydı. Bu düşünceyi kısmen de olsa Tanzimatçıların ilk neslinden olan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa verdikleri eserlerinde ortaya koydular. Fakat Tanzimatçıların ikinci neslinden olan Abdülhak Hamid ve Recaizade Ekrem Beyler, siyasi ve sosyal sebepler yüzünden toplum meselelerine kapalı olarak değindiler. Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı romanında hicvettiği alafrangalık hastalığı, aydınlar  arasında sür’atle yayıldı. Türk toplumunda gelenek ve göreneklerimizin tersine hareket eden, türedi züppeler ortaya çıktı.

     Gerçi romanlarında edebiyatımızda ilk defa olarak realizm ve natüralizm yöntemlerini uygulayan Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım Beyler Türk toplumunun, bizim insanımızın dertlerine eğilmişlerse de, eserlerinin yankıları büyük olmamıştı. Okuyucu daha çok, bünyesinde alafrangalık izleri taşıyan eserlerden hoşlanıyor, “Araba Sevdası”ndaki Bihruz Bey tipini andıran kozmopolit aydınlar sokakları dolduruyordu. Böylece şimdilerde acısını çektiğimiz kültür yabancılaşmasının ilk tohumları atılmış oluyordu. II. Abdülhamit devrinde Recaizade Ekrem Bey’in teşvikleriyle kurulan Servet-i Fûnun mektebi de, devrin siyasi ve sosyal baskıları ile toplum meselelerine kapalı olarak değinip geçmiş, toplumu bir türlü düzeltemeyen Fikret, “Âşiyan”ına çekilmek zorunda kalmıştı. Servet-i Fûnuncular üzerinde devrin siyasi baskılarının olduğu inkâr edilmese bile, onlar da görüş açılarını İstanbul dışına çıkaramamışlar, Nabizade Nazım Bey’in “Karabibik” eseriyle ortaya koymuş olduğu geleneği yaygınlaştıramamışlardır. Söz gelimi, Halit Ziya Uşakligil’in veya Mehmet Rauf’un eserlerinde bohem hayatından, alafrangalılık özleminden başka ne vardır?
     Modern Türk Edebiyatı’nın temellerinin Tanzimat’a dayandığını biliyoruz. Edebiyatımız, Tanzimat’tan bu yana çeşitli esinlenmelerle devam edip gidiyor. Fakat bizi üzen, edebiyatımız adına endişelendiren kültür yabancılaşmasının, kozmopolitleşmenin ilk tohumları Tanzimat döneminde atılmış, günümüze kadar gelmiştir. Acısını çektiğimiz kültür yabancılaşması edebiyatımızı kangrenleştirmiş, bizden uzaklaştırmaya başlamıştır.
     Herhangi bir edebiyat kökleşebilmesi, kuvvetlenip evrensel bir soluğa ulaşabilmesi için, temel görüşlerini insan üzerine kurmalıdır. Ve bu insan, tipik millîlik vasıflarına haiz olmalıdır. Millî olmayan bir insan üzerine kuracağımız edebiyat, kozmopolitleşmekten öteye gidemeyecektir. Edebiyatçılarımız bunu yapamadıklarındandır ki, günümüz edebiyatı sınıflaşma hegomanyası altına girmiş bulunmaktadır.
     Türk Edebiyatı adına köprü başlarını tutmuş olan, -sözüm ona- Avrupa’ya ayak uydurabilmek için, her yeni akıma gönül veren yazar ve şairlerimiz, insanı materyalist açıdan ele almışlar, edebiyatımızın kangrenleşmesine, “öz”den uzaklaşmasına yol açmışlardır. Her edebiyat belli bir saha üzerinde kurulur ve o sahanın insanını maddî-manevî yönleriyle ele alır. Oysa günümüz edebiyatındaki insanın manevî yönü yoktur, o sadece maddî yönüyle ele alınmış, materyalist sosyal gerçekçilik adına canına okunmuştur. Materyalist edebiyatçılarımızın insanı, -söz gelimi Kemal Tahir’in, Yaşar Kemal’in, Atilla İlhan’ın, Nazım Hikmet’in- kuru bir külçe yığınından başka bir şey değildir. Esasen materyalist görüş sahibi olan kişilerin san’at anlayışları bağımlıdır. Devrim adına, Marksist ideolojinin güdümüne girmiştir. Böylece edebiyatımız sınıflaşmış, vatan çapında yankılaşamamıştır. Belirli kesimlerin zevk anlayışına bağlı kalındığından, edebiyat ürünleri o grupların zevk anlayışı, dünya görüşü dışına çıkamamış, giderek edebiyatımız halktan uzaklaşmıştır.
     Fakat… günümüz edebiyatının kangrenleşmesine yol açan bu tutumun yanında, sevinilecek bir diğer husus da, edebiyatımızın millîleşme, öze dönme, kendini bulma kavgasını sürdürmesidir. Özlediğimiz millî edebiyat ufukta görünmeye başlamış, bir hamaset edebiyatı olmaktan kurtulmaya doğru gitmektedir. Öze dönme kavgasının öncüleri olarak gördüğümüz Tarık Buğra, Mehmet Çınarlı, Mustafa Kutlu, Nüzhet Erman, Yavuz Bülent Bakiler, Lâtif Yıldız, Muzaffer Civelek, Bekir Büyükarkın, Sabahat Emir gibi yazar, şair ve hikâyecilerimiz, eserlerinde millî insan tipini işlemekte, onu maddî-manevî yönleriyle ele almaktadırlar.
     Ne var ki, Türk edebiyatı üzerinde kafa yormak, gelişmeleri izlemek, okuyucuya vermek zorunda olan “nesnel eleştiriciler”imizin olmayışı, iki kutbun arasındaki uçurumların büyümesine yol açmıştır. Eleştiricilerimiz bir dostu övmek veya sevmediklerini yermek gerektiği zamanlarda ortaya çıkmakta ve hissi davranmaktadırlar. Bunun dışında olan konularda düşünmekten kaçınmaktadırlar. Türk insanının ıstıraplarını, acılarını, neşelerini, meselelerini sistemleştiren bir sosyologun, bir filozofun olmayışı da edebiyatımızın kayıpları arasındadır.
     Yukarıda sözünü ettiğimiz “hissi davranmak” özelliği öylesine ileri gitmiştir ki, materyalist düşüncenin sözcülüğünü yapan Rauf Mutluay, Asım Bezirci, Emin Özdemir gibi eleştiriciler; Marksist özellik taşımayan eserlerden, dergilerden söz etmez olmuşlar ve bunu ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Birtakım küçük hesaplar, dostluklar yüzünden yeni seslere kulak vermemişler ve yeni soluklara sırt çevirmişlerdir.
     Bu yüzdendir ki, günümüz edebiyatında bir Sait Faik’in, bir Sabahattin Ali’nin, bir Orhan Veli’nin, bir Cahit Sıtkı’nın ayarında kimselere rastlanmıyor. Fakat materyalist sesler veren güçsüzler, dev aynası pertavsızlarında gösterilmek isteniyor. Bütün bunlar edebiyatımızın halktan ne kadar uzaklaştığını göstermektedir. Söz gelimi, Fazıl Hüsnü Dağlarca bu kadar büyütülmesine rağmen yine halk tarafından benimsenmemektedir. Yahut Fakir Baykurt’un eserleri, kendilerini devrimci sanan materyalist öğretmenlerden gayrı, hangi halk kitleleri tarafından okunmaktadır? Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Fakir Baykurt’lar, edebiyatımızı hangi noktadan nereye getirebilmişlerdir? Toplum adına sanat yaptıklarını ileri sürenler, niçin halk kitlelerine mal olmamışlardır?
     Çünkü onlar halkımızın ıstırabını sömürmüşler, soluklarını bir ideolojinin emrine vermişlerdir. Kültür yabancılaşmasını hızlandırmışlar, Türk’ün ideolojisinden uzaklaşmışlardır. Halk tarafından anlaşılmayıp, benimsenmeyince de, “yeni akımlar” yaratmakla övünmüşlerdir. Günaşırı toplumcu olduklarını, halka dönük edebiyat yaptıklarını ileri sürmüşlerdir.
     Oysa büyük şehrin bohem hayatını yaşayan kişiler, Anadolu halkını, bizim insanımızı elbette ortaya koyamayacaklardı. İşte materyalistlerin yanıldıkları nokta burasıdır. Halbuki bu milleti etiyle, kemiğiyle, inancıyla seven, anlayan bir Yahya Kemal, bir Mehmet Akif, bir Sezai Karakoç ve bir Nüzhet Erman, en az onlar kadar toplumcudurlar, hatta onlardan da ileride bir toplumculuk anlayışına sahiptirler. Fakat materyalist olmadıklarından veya bir başka deyimle, Türk’ün ideolojisini eserlerinde aksettirdiklerinden dolayı, bugün köşe başlarını tutmuş olan Marksistler tarafından dikkate alınmamışlardır.
     Edebiyat bir toplumun, bir milletin aynasıdır. İleride bir Türk Edebiyatı’nın varlığından söz etmek istiyorsak, aydınlar için edebiyat yapmaktan kaçınmak, öze dönmek, millî insan tipini ortaya koymak kavgasını sürdürmek zorundayız. Yoksa gittikçe kozmopolitleşen, materyalistleşen bir edebiyattan, Türk Edebiyatı diye bahsetmek abes olacaktır. Millî bir yörüngeye oturmayan edebiyatımız, evrensel bir soluğa ulaşamayacak, kavramlar ekosu içinde eriyip gidecektir.
     Sonuç olarak diyebiliriz ki, Türk edebiyatını taklid edebiyatı olmaktan, kozmopolitleşmekten kurtarmak zorundayız. Kendi insanımızı maddî ve manevî yönleriyle verebildiğimiz ölçüde, millî kültürümüze dayalı, anlayışlarımıza ters düşmeyecek ve büyük halk kitlelerince sevilecek olan Türk edebiyatı, öz karakteriyle ortaya çıkacaktır. Bu bakımdan üzerlerine büyük sorumluluklar düşen bütün yazar, şair ve eleştirmenlerimizi göreve çağırıyorum. (1)

     Oyhan Hasan Bıldırki
     (1) Türk Edebiyatı Üzerine, Çağrı Dergisi, Sayı: 172  s. 9 – 12 / Mayıs 1972

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s