Yaşar Çağbayır, Oyhan Hasan Bıldırki’nin Koçaklar’ındaki Çanakkale Destanı’nı Anlatıyor

      YAŞAR ÇAĞBAYIR,
      OYHAN HASAN BILDIRKİ'nin "KOÇAKLAR"ındaki
      Çanakkale Destanını Anlatıyor

      "Bıldırki, Dede Korkut üslûbunda kaleme aldığı millî hikâyelerini KOÇAKLAR'da toplamıştır. Çanakkale gibi milletimizin bütün fertlerini can evinden yaralamış olan kahramanlıklar yumağından etkilenmiş olarak bu hikâyeleri yazmış olduğunu ifade ediyor:
      "Görüp baktım ki, bundan altmış yıl evvel, Çanakkale'de yarattığımız yiğitlik dolu günler, üç beş şairimizin mısralarında kalmış, onlar da okunmaz olmuştur. Yalnız tarihi yaratan olaylarda büyümüşüz, şanlı tarihimizden bazı görüntüler yakalayıp, nedense yazmaya fırsat bulamamışız…" diye hayıflanır. "Bizden sonra gelenler… Türk'ün adını, yüceliğini cümle beyinlere yerleştireler." diye bu hikâyeleri kaleme aldığını ö n s ö z'de belirtir.
      Bağarası'nın eteğine yaslandığı Beşparmak dağlarının kuzey yamaçlarında konaklayan Yörük beylerinin Çanakkale'ye kadar uzanan Türk'e Türk dedirten hasletler dile getirilir.
      "1895 Haziranıydı. Kara Türkmen çadırları, karşı yatan Beşparmak'ların Avşar yöresinde kurulmuştu. Musa Balı Bey, bir oğul beklerdi. Bey çadırının gölgeliğinde koca Türkmen beyleri toplanmış, yârenlik eder, aşağılarda uzanan çimen yeşili Söke ovasını gözlerlerdi.
      Akça kuzular meler, ana koyunların ardı sıra iz sürerlerdi. Musa Balı Bey, baktı, ümitlendi. "Doğacak çocuğum erkek olmalı." diye düşündü, iç geçirdi. Öyle ya Han'ım! Er adama er oğul gerek. Baba ocağını tüttüre, koca Türkmen'e beylik ede! İlini, töresini derip çevire, öcümüzü düşmana komayıp ala.
      … Koca Türkmen beyleri alkış tuttular, âmin dediler, Musa Balı Beyi kucaklayıp öptüler. Bey oğluna uzun ömür dilediler. Diğer Türkmen obalarına ulak salıp, müjdeyi ilettiler. Oğlumuz oldu, toyumuz var, bütün Türkmen uluları, yiğitleri toplansın, gelsin dediler. Musa Balı Bey, koyundan koç kırdırdı, sığırdan boğa kestirdi. Et harman gibi yığıldı. Avşar ilinin yakışığı geldi. Koç yiğitler, Türkmen uluları derlenip, toparlanıp geldiler. Kırk gün, kırk gece yeyip içip, eşlendiler. Güreş tuttular, nişan attılar, cirit oynadılar, çeşitli hediyeler alıp döndüler. Yolcu yolunda gerek, deyip at sürüp gittiler.
      … Türkmen kocaları birbirlerine baktılar, Beyin kararını beklediler. Musa Balı Bey at diledi, yağız atı geldi. Üzengiye bastı, atlandı. "Bismillah" deyip, nara vurdu:
      – "Er olan arkamdan gelsin. Yetsin, kopsun!"
      Dedi. Eli silâh tutan Türkmen kocaları, uluları, delikanlıları hep atlandılar, beylerinin ardı sıra iz sürdüler. Gölgelice ağaçların çok olduğu, soğuk soğuk suların aktığı Kınalı İn'e vardılar. Eli yüzü kan içinde kazığa vurulmuş olan davar çobanını gördüler, kinlendiler. Akbıyık Sultan ileri geçti, iz sürdü. Kaçan yağmacı düşmanı kovaladılar. Aslanyaylası'nda kâfire yettiler. Aman vermeden saldırdılar. Pavli ve adamları neye uğradığını bilemediler. Çok ölü verdiler. Lâkin Han'ım, olan Türkmene oldu. Musa Balı Bey'im ağır, ölümcül bir yara aldı. Atından yere atladı. Beylerini, yoldaşlarını yanına çağırdı. Helâlleşti."
      Bundan sonra Bağarası'nda çöreklenmiş bulunan Rum eşkıyası temizlenir. Hikâyelerin daha sonraki bölümleri Çanakkale'de geçer. Son hikâye YIKIM GÜNLERİ adını taşır. Bu hikâyede kahramanlarımız Söke'ye döndürülür. Her iki kahraman da vaktiyle öldürdükleri Toma'nın hanına gelirler. Biri Çanakkale'den, diğeri de Bağdat illerinden savaşa katılıp dönmüştür.
      "…
      – "Kara koçum, aslanım! Başına ne haller geldi? Kara dinli kâfire kolunu mu kaptırdın? Hangi cephede, nerelerde vuruştun?"
      deyip, sual etti.
      Akça Gelin oğlu Mehmet anlattı:
      – "Çanakkale'de, Seddülbahir'de dövüşüp, kara dinli azgın kâfire kan kusturduktan sonra, alıp beni Bağdat iline gönderdiler. Ol yerde dahi İngiliz domuzları ile vuruştuk. Kara geceler, günler bitti deyip, bizi terhis ettiler. Kan ağlayan Anadolu'yu görüp geldim. Savaş bitti beyim! Savaş bitti! Lâkin memnun musun dersen, hayır derim. Ben, şol kolumu savaş alanlarında kazandıklarımızı, kongre midir, konferans mıdır nedir, işte öyle yerlerde kaybedelim diye vermedim. Etraf çalı kakıcılara kalmış. (…) Kara günler, gelip geri dönmüştür. Keşke Bağdat çöllerinde vurulup ölseydim. Hiç olmazsa, böyle kederler görmezdim. Şehid olan gazilerimizden, alperenlerimizden ayrılmazdım."
      Deyip, gözyaşlarını tutamayıp ağladı. Adsız Bey, Akça Gelin oğlu Mehmet'i teselli edecek söz bulamadı. Ol dahi, yürek serinletici sözlere muhtaçtı. Yanıp yıkılan yurdunun, kara dinli kâfir eline düşeceğini düşünmek, onu dahi çileden çıkarmıştı." [*]

      HİLÂL GÜLER
      Söke Hilmi Fırat Anadolu Lisesi
      Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni.
      [*] SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI, Hilâl GÜLER / Yüksek Lisans Tezi, s. 372-374

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s