Modern Dönemde Yaşayan Bir Dede Korkut Geleneği: Oyhanata’m Destanı Yeniden Destanlaştırdı

      Ozanlar, yaşanmış olan ve yaşanmaya devam eden dilin, kültürün ve bu kültürün güçlendirdiği toplumsal dinamizmin taşıyıcısı ve aktarıcısıdırlar. Ozanların beslendikleri kaynak içinde yaşadıkları toplumların öz damarlarıdır. Bu öz damar o toplumun kimliğini ve kişiliğini oluşturur. Bu öz damarın (şah damar da diyebiliriz) alacağı bir darbe bu kimliği bir bozuma uğratacağından saldırılar hep dil ve kültür üzerine yapılır. Modern çağda toplumların kimlikleri üzerine bu saldırılar daha da artmakta, kültür bozuma uğratılarak o toplum daha kolaylıkla sömürgeleştirilebilmektedir. Bu gün çağın bu saldırılarına karşı direnen, kültürüne sıkı sıkıya sarılan ve düşmeyen son kale ozanların kalesidir. Kültürümüzün en eski dönemlerinden Dede Korkut’a ve oradan günümüze kadar ozanlar, kültür dinamiğini varolmanın gerekliliği olarak görmüşler ve bunu içinde yaşadıkları topluma telkin etmişlerdir. Bütün bilinen bu gerçekleri niçin söylüyorum? Yeni bir şey olmadan eskiyi tekrarlamanın anlamsız olduğunu biliyorsak demek ki “yeni bir şey” var. Dede Korkut’un ölmemiş olduğunu, Müslüman Türk’ün başının sıkıştığı noktada Tanrı’nın onu “soy soylaması boy boylaması” için günümüze dek yaşattığını ve milletimize bir lütuf olarak göndermiş olduğunu öğrensek; hem de gözümüzle görüp, elimizle dokunarak öğrensek bu, yeni bir şey olmaz mı? Bu yeni (Yıllar önce de yayımlanmasına rağmen yenidir) Oyhan Hasan Bıldırki’nin Ocak 2008’de yeniden basılan eseri Çanakkale Destan Destan’dır. Dede Korkut’un halen daha yaşadığını görün ve öğrenin ki gözleriniz böyle bir muştuyla ışıldasın. Bu kültürü sığlıklarının içerisine sığdıramayanlar, sığdıramayacaklarını anlamayanlar bu yazıyı sıradan bir kitabın sıradanlaşmış övgüsü olarak görebilirler. Onlar için tüketecek nefesimiz yok. (Onları, kimliklerinin bir parçası olan televizyon kültüründen kulaklarımıza kadar yansıyan bir argümanla selamlıyoruz: “Biz sizi tarihimizle döveriz.”    
      Ne yalan söyleyeyim, Oyhan Hasan Bıldırki’den (bu cümleden sonra kendisine Oyhanatam diye seslenmeyi uygun görüyorum) Çanakkale Destan Destan adlı bir kitabının çıktığını duyduğum zaman sıradan bir kitap adı diye geçirdim içimden. Çünkü Çanakkale Zaferi üzerine o kadar kitap yazıldı ve buna benzer adla piyasaya sürüldü ki sıradanlık algısının olmaması artık imkansız hale geldi. Bu kitapların çoğusu da hep birbirinden alıntılarla, çalıntılarla doluydu. Öyle ki bir noktadan sonra Çanakkale üzerine yazılmış kitaplar birbirinin tekrarı olmaya başlayarak, Çanakkale Zaferi’nin turistik ve de nostaljik bir metaya dönüştüğü utanç çağımızda pastadan bir dilim ısırma duygusu vererek bizleri ürperttiler. Oyhanatam’ın hikayeleri ise bu kitaplar içerisinde çok farklı ve dikkate değer bir içerik ve biçimle kendini ortaya koymuştur. Kitapta on iki hikaye bulunmakta ve aynı zamanda bu hikayeler organik bir bütünlük göstermektedirler. Ozan buna “nehir roman” kavramını uygun görüyor. Fakat ben bu kitap için bu kavramı kullanmayacağım. Oyhanatam’ı özellikle bu eserden dolayı “ozan” kavramıyla ifade ettiğim için modern dönem türü olan “roman” kavramını kullanırsam karşılığında “yazar” kavramını kullanmam zorunlu hale gelecektir. Şüphesiz eser nehir romanın bir çok özelliğini yapısında barındırıyor. Fakat eserin biçiminin ve kullandığı dilin çıkış noktasının Dede Korkut Hikayeleri olması, onun hangi gelenekle ilişkilendirilmesi gerektiğini de ortaya koyuyor. Eğer bu eser bu gelenekle değil de “roman” kavramı içerisinde değerlendirilir ve irdelenirse korkarım ki hak ettiği değer anlaşılmayacak, daha önceden olduğu gibi yine dikkatten kaçacaktır. Anlattığı olayların modern dönemde gerçekleşmiş olması bir şeyi değiştirmez. Önemli olan bu olayı hangi edebi türün izleğinde ortaya koymuş olmasıdır. Şüphesiz ki Oyhanatam diğer eserleriyle şair ve yazar olarak anılabilir. Ama söz konusu Çanakkale Destan Destan olunca, Oyhanatam, Dede Korkut gibi Türk milletinin ozanıdır.     
      Çanakkale Destan Destan, Dede Korkut Hikaye geleneğinin çağımızda yeniden ortaya çıkışıdır. Fakat bu benzerlik bir taklit değil, özümsemeyi, kültürle bütünleşmeyi ve onu bir başka yaşanmışlıkla yeniden sürdürmeyi içeriyor. Üslup şaşkına çevirecek kadar sahici ve sıcak, anlatım coşkularınızı ve duygulanmalarınızı sürekli diri tutacak kadar akıcıdır. Oğuzlar döneminin kopuzlu ozanları arasında hissediyorsunuz kendinizi. Fakat bu ozan yeni. Eskiyi yenileştiren bir yeni. Bugünümüzü, geçmişimizle birlikte yaşadığımız zaman kendimizi güçlü hissedebileceğimizi gösteren bir yeni. Çanakkale Destan Destan, Dede Korkut Hikayeleri’nden sonra bu teknikle yazılmış ilk ve tek eser özelliği taşıyor. Çanakkale Zaferi’ni mekanik cümlelerle kuru bir anlatıya dönüştürüp zaferin gölgesini bile sunmaktan yoksun gölge bir eser değil; onu yaşayan ve yaşanmışlık duygusunu okura da yaşatan, ozanımızın ifadesiyle “savaş meydanını anlatan” bir eserdir. Ozanımızın bir ömür harcamış olduğu dil işçiliği onun dil bilincini ne kadar üstün bir seviyede tuttuğunu da ortaya koyan bir eserdir bu. Ozan, halk kültürünü, halkın kullandığı deyimleri, sevgi, saygı ve öfke ifadelerini bu bilinçli işçilikle eserin her satırına bir kilim gibi dokuyan Anadolu kilimcisi gibidir. Türk kültürünün bütün renklerini dille dokuyan bu kilim, ruh iklimimizin güzellikleri olarak bizi Aslanyaylası’ndan Çanakkale’ye acı ve coşku eşliğinde dolaştırıp duruyor.     
      Oyhanatam’ın sunduğu bu destanın ozanın doğup büyüdüğü ve yaşadığı Söke-Bağarası bölgesi için de onur duyulacak bir yanı var. Çünkü destanın başlangıç noktası bu bölgedir. Önemli bir destan kişisi olan Adsız Bey bu bölgenin bir kahramanıdır ve ilk olaylarda Söke Ovası, Bağarası, Aslanyaylası, Beşparmak Dağları gibi bölgeye ait bilinen mekanlar vardır. Çanakkale Zaferi gibi Türk tarihinin en unutulmaz olaylarından birinin anlatıldığı değerli bir eserde önemli bir motif olarak bölge adının geçmesi bölgenin kültürü açısından eşsiz bir onur kaynağıdır. Bu nedenle bu değerli eserin ön yargılardan uzak bir şekilde dikkate alınması ve tanıtılması gerekmektedir. Tarih bilincinin çok fazla tarihi bilgi ezberletilerek verilmediği apaçık ortadadır. İlk ve ortaöğretimdeki öğrencilerimizin Çanakkale Zaferini, kimliğimizin bir parçası olarak özümsemeleri açısından bu destanın çok önemli bir işlevi gerçekleştireceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Okumayı hayatlarının bir gayesi olarak kuşanmış gerçek okuma tutkunları hayata dair birçok konuda yanılabilirler ama yanılmadıkları ve kendilerini yanıltmayan tek şeyin kitap olduğunu bilirler.     
      Oyhanatam’ın destanında dikkatimi çeken bir ayrıntının da önemli olduğunu düşünüyorum. Çanakkale Zaferi‘ni anlatan kitapların bir çoğunun, bu zaferin baş mimarlarından biri olan Mustafa Kemal’i, anlattıkları olayların her yanına yerleştirdikleri görülür. Şüphesiz çok iyi niyetle ortaya konan bu tutum, daha önce belirttiğimiz gibi eserlerin bir tekrar içerisine düşmesine ve hep aynı şeyi anlatıyorlar duygusunun uyanmasına neden oluyor. Bu destan ise Mustafa Kemal ve diğer önemli komutanlarla birlikte Türk halkının ortaya koyduğu kahramanlıkları, kahraman-bireyler aracılığıyla sergiliyor. Bireylerin kahramanlıklarının toplamı Türk halkının kahramanlığı oluyor. Bunu yaparken zaferin komutanlarının hakkı teslim ediliyor fakat Mehmetçik de komutanların gölgesinde bırakılmıyor. Hatta Mehmetçik daha çok öne çıkarılıyor diyebiliriz. Bu durum, Çanakkale Zaferi’nin arkasındaki halkın inançlarının, bu inançların mücadeleye nasıl yansıdığının izdüşümler şeklinde zihinlerde yer almasını sağlıyor. Arka arkaya okuduğunuz on iki hikayedeki ilişkiler asker-komutan, devlet-millet, vatan-millet bütünleşmesinin çok canlı sahnelerini sunuyor bizlere. Hikayelerin büyük mücadeleleri sahneledikten sonra son hikayenin getirilip yine Söke-Bağarası-Çavdar bölgesine bağlanması ise yukarıda belirttiğimiz gibi bu bölgenin de bu eserle destanlaşmış olduğu anlamına geliyor.     
      Oyhanatam ve destanı için daha çok şey söylenebilir. Ben söylenecek bir çok şeyi başkalarına da bırakarak teknik bir konuya dikkat çekeceğim: Kitabın baskısı. Bu baskı hikayesini ozanımızdan dinledim. Baskının olması gerektiği şekilde olmadığını kitap dostları hemen anlar. Bu durumun nedeni tamamen ülkemizdeki önemli yayınevlerinin tekelci zihniyetidir. Bu zihniyet bu tarz özgün eserlerin daha iyi bir baskı kalitesiyle daha geniş kitlelere ulaşmasının önündeki en büyük engelidir. Ben inanıyorum ki bu eser kendi türü ve tarzı itibariyle bu engelleri aşarak sonunda olması gerektiği yerde olacaktır. Fakat kitabın adı ve kapağı yazarın sorumluluğundaydı. Ben kapağı beğenmedim. Bu eser farklı bir eserse kapağı onlarcasında rastladığımız resimlerden oluşturulmamalıydı. Kapak daha özenle hazırlanabilirdi. Üstelik yaslanmış olduğu gelenekten dolayı o geleneği çağrıştıracak motiflerin de bulunduğu bir kapak yapılabilirdi. Umarım yeni baskılar olur ve bu yeni baskılar daha özgün bir kapakla okura sunulur. Kitabın adının da iyi düşünülmediğini düşünüyorum. Her yazarın çocuğu olarak gördüğü kitabına kendisinin ad koymasından doğal bir şey yoktur. Burada bir hadsizlik yapmış olmayalım ama konusu Çanakkale Zaferi olduğu için kitabın adında Çanakkale isminin bulunması şart değildi. Basit gibi görünen bu teknik durumun önemli olduğunu düşünüyorum. Yeni eserler, içeriği ve biçimi ile olduğu kadar, dış görünüşü ve adıyla da “yeni” duygusu uyandırmalıdırlar. Ayrıca kitabın sonuna yapılan ve hikayelerle hiçbir yapısal bağı bulunmayan eklerin esere hiçbir şey katmadığını hatta onun görünüşünü bozduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kitabın başka bir belgeye ihtiyacı yok. Bu durum esere Çanakkale Savaşı için yapılmış derleme kitap görüntüsü veriyor ki bu, eser adına üzüntü verici bir durum. Eserin asıl bölümü ne kadar özgün ve sıradışıysa, sonuna eklenenler de o kadar diğerlerinin benzeri. Oyhanatam’ın, kitabın sonuna eklediği yazı, şiir, belge ve fotoğraflarla kendi eserine haksızlık ettiğini düşünüyorum. Başka baskılar olduğunda bu durumun da gözden geçirilerek esere kendi elbisesinin giydirilmesi sanırım daha iyi olacaktır. Ben ozanın bu özgün yapıtın sonuna temayla ilgili eser dışı kendi yazı ve şiirlerini dahi koyma hakkının bulunmadığına inanıyorum. Bunu söyleme hakkını ise kitabın kendisinden aldım. Çünkü kitabın özgünlüğü onu özümseyerek okuyanlarla bir sırdaşlık yapıyor ve gerektiği yerde yararlarını da okura gösterebiliyor. Yine de bunun tamamen teknik bir mesele olduğunu ve kitabın özgün değeriyle bir ilişkisinin bulunmadığını belirtelim.     
      Kitaplar okurlarıyla buluşunca değer kazanırlar ve aynı zamanda okuruna da değer katarlar. Çanakkale Destan Destan adlı bu yapıt dil ve kültür bilinciyle birlikte bugünlerde çok ihtiyacını duyduğumuz kendi tarihi ve kültürel değerlerimizle bütünleşme ihtiyacını sağlama konusunda da okurlarına estetik düzeyde bir kazanım sunuyor.     
     
      Ozanımızı bu değerli eserinden dolayı kutluyorum.     
     
      Hikmet YILMAZ

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s