Nüzhet Erman’dan İki Şiir, İki Duruş

          

           Nüzhet Erman, güzel söyleme ustası. Şiirlerindeki sözcüklerin teki bile fazlalık değil, hepsi de olmazsa olmaz. Erman’ın elinde ham demir, gümüş oluyor. Erman, söz sihirbazı. Erman, Türkçe’mizin büyük ustalarından. Mükemmeli yakalayan dil kuyumcusu.

           Battal Gazi ve Zal Oğlu Rüstem’dir – Pirimiz Üstâdımız
           Onlardan kalma – bu bizdeki kelle koltuktalık
           (Hem Hürriyet-Hem Ekmek, s. 58)

           Söyler misiniz, “korkusuz olmak” tavrı, başka nasıl anlatılabilir? Yan yana getirilmiş, görülmez bağlarla birbirine bağlanmış olan on dört kelimenin içine, kocaman bir dünya sığdırılmış. Aslında zor şey, bu. Ancak Erman, zoru kırmış, kolayca söylemenin (sehl-i mümteni) yolunu bulmuş.
           Battal Gazi ve Zal Oğlu Rüstem, benim de çocukluğumu süsleyen, kendileri gibi olmak istediğim, iki kahramanım, önderimdi.
          
           Bu defa iki farklı tavrı ortaya koyan, iki ayrı zaman diliminin özelliklerini önümüze seren Nüzhet Erman’ın iki şiiri üzerinde durmak istiyorum. Bu iki şiirde, iki duruş var. Duruş; tutum, davranış.

           ÂŞIK GARİP – KEREM İLE ASLI – TAHİR İLE ZÜHRE…
           ”Raviyan-ı ahbar ve nâkilan-ı âsâr ve muhaddisân-ı ”rüzigâr’a” göre…
          
           Aynı karasevda hepsinde – aynı koyu muhabbet bir hoş meyil
           Bir yiğit yangını ve parlatan belli değil
          
           Şart sanki – acı ve gözyaşıyla bitmesi sevdaların
           Mesut bir sonla halli değil
          
           Püskürtme ben – mühür dudak ve ille zindan karası saç
           (Sadece topuklara kadar ve sırma telli değil)
          
           Bir keramet varmış – evvel zaman güzellerinde
           Arzu’nun – deli eden Kamber’i – sırf ince beli değil
          
           Çehre ay – dişler inci – göğüs endam aynası
           Ve eller ak güvercin kanadı – sıradan hanım eli değil
          
           Hepsinde bir örnek – iri karaca gözler
           Allah vergisi hep – sonradan sürmeli değil
          
           Kerem gibi – Yusuf gibi – Tahir gibi yanmak da
           Her yiğitin harcı ve her yiğit deli değil
          
           Ama aslında adı çıkmış – bizim Âşık Garib’in
           Yoksa ondan garibi – her çağda – yüz değil – yüz elli değil
          
           Hiç ölmeyecekmiş gibi – ölesiye sevmeli – sevince insan
           Su – hava – bir de toprak – başkası bu dünyada temelli değil
           (Hem Hürriyet-Hem Ekmek, s. 39-40)
          
           Haber verenlerden ve eserlerde yazılanlardan öğrendiklerimi zamana göre yorumlamaya ithafıyla başlayan “Âşık Garip – Kerem İle Aslı – Tahir İle Zühre…” şiiri, eski zaman aşıklarına tutulan bir ayna. Bu aynada, sevdalarıyla ölümsüzler kervanına katılanları görüyoruz.
           Aynaya düşen sonuç, oldukça anlamlı ve çarpıcı.
           İnsan sevince hiç ölmeyecekmiş gibi ölesiye sevmeli. Çünkü bu dünyada su, hava ve topraktan başkası kalıcı değil. Kalıcılığı yakalamak, ölümsüz olmak için aşık olmak yeter.
           İyi de, aşık olmak için kimi seçmelisin? Sevdiğinin özellikleri neler olmalı? Erman bu şiirinde bize, o güzelin portresini çiziyor.
           O güzel, iri karaca gözlüdür. Gözlerindeki karalık, sürme değil, Allah vergisidir. Ay yüzlü, inci dişli bu güzelin elleri, sanki ak güvercin kanadıdır, sıradan hanım eli değil. Göğsü, endam ayasıdır. Zindan karası saçlı, mühür dudaklı, püskürtme benli, ince bellidir. Saçları topuklarına kadar uzanır. Üstesine üstlük çekicidir. Bu çekicilik, keramet. Kamber’i deli eden, Arzu’nun ince belinden ziyade, işte bu keramettir.
           Aynaya düşen aşıkların hali de tek örnek. Hepsi karasevdalı, konuşkan, sevdiklerine düşkün. Hepsinin gönlünde parlatanı (yakıcısı) belli olmayan bir yiğit yangını var. Yanmak, onların harcı.

           “Bir söz ile ben tuzağa tutuldum
           Bu garip ellerde yaktı nar beni
           Hasretin uğruna yandım kül oldum
           Ahu gözlüm ne haldeyim gör beni”([1])

           Yukarıdaki dörtlük, Âşık Garip’ten alınma. Bir söz ile tuzağa düşen Âşık Garip([2]), gurbette yanmakta, sevdalısının hasretiyle yanıp kül olmaktadır. Erman’a göre yanıp kül olmak, sadece Âşık Garip’e has bir durum değil, onun adı çıkmıştır. Her çağda ondan daha garibi yaşamıştır. Üstelik sayıları da oldukça fazla; yüz değil, yüz elli de değil. Zaten Erman da o örneklerden bazılarını şiirinde sıralamış: Kerem, Yusuf, Tahir([3]) gibi.
           Hepsi de sanki sözleşmiş gibi aynı yola çıkmışlar. Mutlu sonla asla bitmeyen acılar ve gözyaşlarıyla dolu karasevda yolu. Yunus, Nedim ve Karacaoğlan da bu yolun adı çıkmış yolcularından. Onlar da aynaya düşen aşıklardan, tek örnek olanlardan, gönül ustaları ve sevda kuyumcularından.

           Size vergi bu işler – ey koca Yunus – şeyda Nedim – şen şatır Karacaoğlan
           Ey gönül ustaları – sevda kuyumcuları
           (Hem Hürriyet-Hem Ekmek, s. 31)

           O devirler geçti mi, ne? Günümüzde sevda kuyumcusu olmak kolay mı, dersiniz?
           Ya da şartlar mı değişti, ne?
           Bakalım, görelim derim.
          
           ÇÖZÜN ATLARIMI ARTIK YORULDUM
          
           Beni iliklerime kadar işleyen
           Kömür tozlarından kim olsa tanır
           “Şuna bak insan binmeye utanır”
           Dedikleri at arabasıyım ben
          
           Ben ve atlarım – biri doru – biri kır
           Bana da – atlara da hor bakar ama
           Kimse kötü diyemez arabacıma
           Eh – kabahat biraz da bizde sayılır
          
           Orta halli fayton bile olamadık
           İçim gider süslü yaylılar giderken
           Kömür taşımak – gübre taşımak derken
           At arabasıydık – at arabası kaldık
          
           Bir kez geçmek nasip oldu yanından
           Keyif diye onu gördüm – onu bilirim
           Hep arka sokaklardan gider gelirim
           Bırakmazlar beni Ulus Meydanı’ndan
          
           Be adam-aklına gelsin – kırk yılda bir
           Senin de atlarını kırlara sürmek
           Düğünlere gelin sandığı götürmek
           (Şans – talih insanlara mahsus değildir)
          
           Düşünürüm “ne diye araba oldum”
           Artık ne kömür – ne istasyon – ne çarşı
           Yan geliversem şöyle güneşe karşı
           Çözün atlarımı – artık yoruldum
           (Hem Hürriyet-Hem Ekmek, s. 87-88)([4])
          
           Gördüğünüz gibi şartlar değişmiş, ayağımız suya ermiş. Sevda kuyumcusu olmalar, yerini başka arzulara bırakmış. Ama mutlu bitmeyen son, bu arzularımızın da kaderi. Yorulsak bile, bunu kimseye anlatamıyoruz.
           Zamanla neler, neler değişmemiş ki? Değişim çağı, sevda kuyumcularını alıp götürmüş, yerlerine acıma duygularımızı coşturacak yeni kareler getirmiştir.
           “Çözün Atlarımı Artık Yoruldum”, sessiz bir başkaldırı şiiri. Meydan okumadan çok, hayıflanma şiiri. Muhteşem çağları geride bıraka bıraka, son yüzyılda ulaştığımız nokta.
           Erman, bu şiirinde teşhis ve intak (kişileştirme ve konuşturma) sanatına başvuruyor, karşımıza yorgun at arabasını çıkarıyor. Yorgunluk, insana has bir özellik değil mi? Ya da şöyle diyeyim: “At arabaları yorulur mu?”
           (abba, cddc …) kafiyelenişinde olan şiir, altı dörtlükten oluşturulmuş. Trajik (mutlu sonla bitmeyen) bir hikâyeyi işliyor.
           Kömür tozu, at arabasının iliklerine kadar işlemiştir. İnsanların “Şuna bak insan binmeye utanır” dedikleri, çok iyi tanıdıkları at arabası; arabacısını kötülemez, üstelik başkalarına da bunu yaptırmaz. Arabacısı (sahibi) biri doru, öteki kır iki atına ve onların koşulduğu at arabasına hor bakmıştır. Arabacı, yine de kabahatli değildir. Zira “süslü yaylılar”a özenen at arabası, orta halli fayton bile olamamıştır. Kömür ve gübre taşıya taşıya ömür geçirmiş, at arabası olarak kalmıştır. Süslü yaylılarda kömür tozunun izi bile yoktur.
           Nasıl olduysa, nasibine Ulus Meydanı’ndan geçmek düşmüş. Onun gördüğü, bildiği tek keyif budur. Bir defasında -o da sadece bir defa-, Atatürk heykelinin yanından geçmiştir. Öteki zamanlarda, kendisine yakıştırılan, yaraşır görülen arka sokaklardan gidip gelmesine izin verilmiştir.
           Kırk yılda bir de olsa, atlarını kırlara sürmeyi aklına getirmeyen, düğünlere gelin sandığı götürmeyen arabacısına “Be adam” diye çıkışır, yaşadıklarını şanssızlık, talihsizlik olarak yorumlar. Şans, talih sadece insanlara has özellikler değildir.
           Son dörtlükte, “hal”den şikâyet var. Sessiz de olsa, başkaldırı var. Hayıflanma var. At arabası, “Ne diye araba oldum?” çıkışıyla kömür taşımak, çarşıya ve istasyona gitmek istemediğini söyler ama bunu seslendirmez, düşünür. Güneşe karşı yan gelip yatıvermek için, atlarının çözülmesini düşünür. Yorulmuştur.
          
           Bu şiirde, aynaya düşen bu.
           At arabası da yorgunluktan dem vurarak, sevda kuyumcuları gibi tükenip gitmek, unutulmak istiyor.
           Şimdi sevda kuyumcuları yok… At arabası görenlerimizin sayı da oldukça azaldı.
           Azaldı ama hayat devam ediyor.
           Hayat devam ediyor.
          
           Oyhan Hasan Bıldırki

           ——————————

           [1] Dörtlük: http://flag.blackened.net/kara/literature/halk/tp026001.html
           [2] Aşık olup gezecek kişinin, aşk badesini içmesi ya da ideal sevgilinin hayalini görmekle bu yeteneği kazanması gerekti. Birbirlerini hiç görmeden, düşlerinde bade içerek aşık olan iki gencin öyküsünün anlatıldığı “Aşık Garip Hikayesi” nde bunun bir örneğini görmek mümkün: Tebriz’in tanınmış tacirlerinden Hoca Ahmet ölünce oğlu Resul’e büyük bir miras kalır. Babasından kalan her şeyi dalkavuk arkadaşlarıyla birlikte kısa sürede yiyip bitiren Resul, birçok işe girip çıkarsa da başarılı olamaz. Sonunda bir kahvede saz çalıp deyişler söyleyen aşıkların yanına çırak girer, ama bir türlü saz çalmayı öğrenemez. Bir gece düşünde bir dervişin sunduğu aşk badesini içince Şahsenem adında bir kıza aşık olur; eli ve dili çözülerek Aşık Garip adıyla saz çalıp deyişler söylemeye başlar. Aynı gece aynı derviş Şahsenem’e de bade vermiş, onun da Resul’e aşık olmasını sağlamıştır. Aşık Garip sevgilisini aramak üzere Tebriz’den Tiflis’e gider. İki sevgili birbirlerini bulurlarsa da kızın babası Hoca Sinan, başlık parası olarak kırk kese altın isteyince evlenemezler. Aşık Garip para kazanmak için gurbete çıkar. Önce Erzurum’a, ardından da Halep’e gider. Orada bir kahvehanede aşıklık yapmaya başlar ve kazandığı başarıyla Halep paşasından ilgi ve destek görür. Paşanın yardımı ve ak sakallı bir ihtiyar görünümüyle karşılaştığı Hızır’ın da himmetiyle Tiflis’e gelir. Şahsenem, Şah Veled adında adlı bir tacirle evlenmek üzereyken Resul’ün çıkagelmesi iki sevgilinin kavuşmasına ve evlenmelerine yol açar.
           Aşık Garip kız kardeşini, kendisini tanıdıktan sonra Şahsenem’le evlenmekten vaz geçen Şah Veled’e verir ve onun da mutlu olmasını sağlar. (http://www.denizce.com/askintarihi.asp)
           [3] Mustafa ÖZKE, Tahir ile Zühre / http://haberaktuel.com/KoseYazisi.asp?ID=57
           [4] Hem Hürriyet – Hem Ekmek, Nüzhet ERMAN
           Bilgi Basımevi, Ankara 1974 Fi: 15 TL

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s