Halk Haktır, Nüzhet Erman ve Ahilik

Halk Haktır, Nüzhet Erman

       “Halk Haktır”([1]), Nüzhet ERMAN’ın şiir kitabı. Fahri Karagözoğlu’nun düzenlediği kapakta, kitap adının altında ikinci başlık olarak (Ahilik ve Yol Töresi) ifadesini görüyoruz.
       Demek ki Erman bu kitabındaki şiirlerinde “Ahilik ve Yol Töresi”nin ne olduğunun bilinmesini istemiş, bildiklerini, bulduklarını bizimle de paylaşmayı düşünmüştür. Arka kapakta bu dilek şöyle özetlenmiş:
       “(Halk Haktır), Türklüğün Anadolu’da tutunup barınmasında, kök salmasında rol ve katkısı büyük, meslekî bir tarikat olan Ahiliğin, zaman içinde, güncel ve taze kalan dinî, sosyal ve ekonomik amaçlarını, (her zaman, her yerde ve her toplumda karınca kararınca, nasip ve örnek alınıp uygulanması temennisi içinde) gün ışığına sermektedir.”
       Kitabın yazılış amacı bu.

       Son dönem şiirimizin, toplumcu şiirimizin halkımızı tanıyan, onu mısra mısra şiirlerinde resimleyen Nüzhet ERMAN, sanki bu kitabıyla şiirin gücünden yararlanmak istemektedir. Seçkin bir hayat duruşunu, sevdiği halkına hatırlatmak, öğretmek amacıyla, zor işlerin en büyüğüne sarılıyor. Ahiliği, şiirle anlatmak? Zor olan bu. Ama bu zor yolu seçen şairlerimiz de az değil. Ahiliği anlatıyor yargısında değilim ama Mevlânâ da Mesnevî’sinde, bu yolu izlemiyor mu?
       Öğretici şiir([2]), geleneksel kaynaklarımızdan biri., belki de başta geleni. “Neden mi?” diyorsunuz, millet hayatımızın uzun oluşundan derim. Uzun bir dönemi yaşaya yaşaya günümüze kadar gelen milletimiz, bu zaman dilimi içinde çağların değiştiğini gördü, hatta birçoğunu da değiştirdi.
       Ahilik, kardeşlik… Hoca Ahmet Yesevî’nin yolu.
       Bu kardeşlikte insana has iyi özelliklerin damıtılmış yansıması vardır. Cömertlik öne çıkarılmıştır.
       Ahiliği tarihteki yerine oturtursanız, şu noktada başlatıldığını görürsünüz:
       “Cebrail, sert ağaçtan bir ustura yaparak Âdem’i bir güzel tıraş etti. Çıkan kıllardan da Âdem’e peştamal, Havva’ya yelek dokudu.”
       (Halk Haktır, s. 5)
       Dikkat ettiyseniz usta (Cebrail), çırağına ilkin berberlik, sonra dokumacılık sanatını öğretiyor, ona peştamal bağlıyor.
       İşin temelinde, “ihtiyaçlar”ın giderilmesi düşüncesi yatıyor, örnekleniyor.
       “Ama dünyada, (İlk Usta) nın, ilk berber ustasının Cebrail, ilk rençperin, yani toprağın dilinden, hâlinden anlayan ustanın Âdem olduğunu hatırladıktan sonra, adı bir efsane havası içinde toplum tarihimizi süsleyen, Anadolu’daki ekonomik hayata, yüzyıllardır şekil ve düzen veren Ahi Evran’ın da (M. S. 1172 – 1262) debbağların([3]) (Pîr) i ve Ahiliğin ulu temsilcisi olduğunu düşün”meliyiz.
       (Halk Haktır, s. 6)
       Nüzhet ERMAN, Ahiliği “destanî bir yaşam şekli” olarak “kendi dilleriyle, şiirle anarak, Ahiliğe karınca kararınca yaklaşmaya çalışacağım.” der.
       (Halk Haktır, s. 6)

       “Aşk ne kelime, Rûm diyarında mumla aranırmış dost.
       Bezi yokmuş bu tarakta kimsenin önceleri.
       Su ve ekmek, umut ve muhabbet ve iki gözüm insan,
       (Evet, insan: Köylü, derviş, başıbozuk ve çeri),

       Kurt, kuş, börtü böcek, uçan ve kaçan,
       Her şey ama her şey Hoca Ahmet Yesevî’den beri!
       …
       Hoca Ahmet Yesevî, ey Koca Türk!
       Ey alçak gönüllü evliyânın, yürekli ozanların Pîr’i!”
       (Gönül Minderi, s. 8)

       Şiirde tanıtılan Hoca Ahmet Yesevî (Ölümü M. S. 1166), üstelik keramet ehlidir. Halkımızın gözünde Yesevî, “gönül minderi”nin ilk sahiplerindendir.

       “Tam beş yüz yıl önceden ünlemiş ümmetine,
       Evrenin son ve ulu Peygamberi.”
       (Gönül Minderi, s. 8)

       Hoca Ahmet Yesevî, önemli. Kültürümüzü yoğurup olgunlaştıran hamurun ilk mayası.
       Sonra ondan el alanlar, bu mayanın öteki zincirleri.
       Hünkâr Hacı Bektaş Veli (M. S. 1208-1271), bu zincirlerden ikincisidir.

       “Geçse de bir lokma bir hırka devri
       Akıldan başkası yaldızlanmış deridir
       Bir tesbih çekilmede Anadolu’da
       Akıl yoluyla yedi yüz yıldan beridir

       Sesindeki Pîr Evi çeşmelerinin
       Orhan Gaziden kalma Bursa günleridir

       Ve yakılmıştır Hünkâr Hacı Bektaş Veliye
       Bir nefes niyetine bu şiir.”
       (Bir Nefes Niyetine, s. 11)

       Erman’a göre insana gereken, akıldır, bedenimizi örten her şey yaldızlanmış deridir. Aklı öne çıkaranlar yedi yüz yıldan beri Anadolu’da tespih çekmektedirler. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, akıl adamlarının önde olanıdır.
       Sonra “Hacı Bektaş Ocağı”ndan el alan, “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyen Yunus Emre (M. S. 1241-1321) gelir. O da Ahiliğin hamurkârlarındandır. “Üçüncü ulu isim olarak da O’na seslenmek isterim.” (Halk Haktır, s. 12) diyen Erman, “Koca Türkmen” Yunus Emre’yi söyle anlatıyor:

       “Kavruktur, çıplaktır, tohumsuzdur
       Aç kalır rahmet düşmeyince
       Ham ahlata, yoz aluca fit olur
       Yunus gelir akla: – Garip, deyince
       Koca Türkmen, kocaman Yunus
       …
       Bütün kinlerin, ayrılıkların ötesinde
       Gönüllerde yer kapabiliyor musun
       Hür düşünceden şiir yapabiliyor musun
       (Dost olsun da isterse karıncadan olsun)
       Yalan, gerisi yalan Yunus”
       (Halk Haktır, s. 12-13)

       Yunus, başka nasıl özetlenebilirdi dersiniz?

       Ahi önderleri arasında şu isim de unutulmamalıdır. “İşte Ahiliğin ahlaki kurallarını, (Garipnâme) ile şiire döküp edebiyatımıza kazandıran Aşık Paşa (M. S. 1272-1333.” “O’nu da anarak Ahiliğe (Yol Töresi)’yle yaklaşmağa çalışacağım.”([4])

       Peki, “Yol Töresi” ne?
       Yol töresi, “Halk Haktır!” diyebilenlerin örnekledikleri yaşama tarzıdır.
       İbni Batûta, ünlü gezgin. Denizli çarşısına yolu düşer. Usta-çırak bir sürü adam, Batûta’nın ve yanındakilerin atlarının yularına sarılırlar. Batûta ve adamları ilkin korkar, kavga var sanırlar. Oysa var olan, usta-çırak arasındaki bir yarıştır; gelenleri ağırlama işini üstlenme yarışı. Çare, kura çekilerek bulunur ve ünlü gezgin ile adamları; “Sinan takımının tekkesinde ağırlanır.”([5]) Yıkanılır, yiyip içildikten sonra Kurânı Kerim okunur, semâ ve raks başlatılır.

       “Denizli çarşısından geçerken İbni Battûta,
       Atlarının yularlarına sarılır (usta-çırak)
       Bir sürü adam
       Dükkânlarından fır1ayarak!
       Korkar Battûta önce, kavga var sanır.

       Oysa bunlar, onu paylaşamayan (fityan), yani (feta)
       Ahi Sinan’la Ahi Duman ve arkadaşlarıdır
       Kur’a çekilir ve Gezgin, o akşam
       Sinan takımının tekkesinde ağırlanır.

       Yıkanarak yiyilip içildikten sonra
       Kurânı Kerim okunur, ardından da
       Semâ ve raks başlar çokluk.

       En az üç gündür Ahilerde konukluk.”
       (Denizli Çarşısı, s. 15)

       Konuk ağırlama, yol töresinde var. Ağırlamak, insanlık…
       Peki ya insan dediğimiz ne?

       “… İnsan bir şehir gibidir,
              (Der, Aşık Paşa)
       Üç kapılı bir şehir!”
       (İnsan Bir Şehir Gibidir, s. 16)

       Bu kapılardan üçü kapalı, üçü açıktır. Açık kapılar: Alın, kalp ve kapı. Kapalı kapılar: El, bel ve dildir.([6])
       Bakınız Nüzhet Erman, bunlardan kapalı olanları nasıl anlatıyor?

       “Gözü, görmediğini, hattâ gördüğünü;
       Kulağı, duymadığını, hattâ duyduğunu söylemekten
       Boş ve kem sözden dili
              Ve de haram yemekten
       Harama uçkur çözmekten beli
       Eli halkı incitmekten…
       Yani, üç kapısı da bağlı bir şehir!
       (İnsan Bir Şehir Gibidir, s. 16)

       Asla boş ve kem söz söylememek, haram yememek ve harama uçkur çözmemek, halkı incitmemek, bugün de baş tacı yapmamız gereken sağlam ilkeler değil midir?
       Üstelik “Sırt çevirmeden yani dünya ve şeytana”, “Şu yedi sıkıntıya” da katlanacaksın.

       “Nimet kapısını kapatıp zahmet kapısını,
       Böbürlenme kapısını kapatıp boyun eğme
       Kapısını açmadan kul kısmı..

       Hele fütüvvet eri bir yiğit, yiğidin hası..

       Rahat kapısını kapatıp gayret kapısını,
       Uyku kapısını kapatıp uyanıklık kapısını ve de
       Zenginlik kapısını kapatıp şükür kapısını açmadan..

       Hak ve rahmet kapısını,
       Halk için, halktan yana
       Açmadan kul kısmı..”
       (Halk İçin, Halktan Yana – s. 17)

       Hayatın tadına varamaz, “Pişmiş sayılmaz!”([7])

       “(Elindekiyle övünmek, kaybedince dövünmek
       Ve dört köşe olmak methedilince…”

       İbrahim bin Ethem:”- Kul kısmı,” önce
       Bu üç perdeyi yırtmalı!” der.
       (Nefsini Diriltinceye Kadar Öldür, s. 18)

       Nefsini diriltinceye kadar öldürmek, muhteşem bir tezat ama trajedi değil, asıl mutluluk neyse o. Diriltmek için öldürmek… Çoklarımıza göre insanın kendi kendisine yaptığı işkence.

       Nüzhet Erman, bu iki sonucu da Hallac-ı Mansûr’u anlattığı şiirde resmediyor.

       KENDİ KENDİNİ BİRLEMEK

              (Fütüvvet, kişinin bütün dileğini
              ulu Tanrı’ya hasretmesi ve Tanrı
              ile, Tanrı için, Tanrıya yönelmesidir)

              Hüseyin ibn ül Mansür ül Hallaç el Beyzavi

       Ne çizgi noktasız olabilir,
       Ne de nokta ayrı düşünülebilir çizgiden.

       ”- Bir bedene girmiş iki ruhuz biz,
       Seven de ben, sevilen de ben!”

       Gizli değildir Hak! Öyle sanmaları
       Perde arkasında kalıp O’nu göremediklerinden!

       Sormuşlar taşlanırken ”- Tasavvuf nedir ya Hallaç?”
       (Hallaç: Yani, yüce sırları lif lif, didik didik eden.)

       İdam sehpasına, satır ve çivilere şöyle bir bakmış
       Ve gülmeğe başlamış (ağladığı da söylenir gülerken):

       “- Şu anda gördüğün şeydir en basit mertebesi ”
       Demiş ve ellerini, ayaklarını kesmişler peşinden.

       “- Ya en yüksek mertebesi?”
       “- Onu da görürsün yarına kadar beklersen!”

       Dili kesilmiş, boynu vurulmuş ve ertesi gün,
       Yakılıp rüzgâra savrulmuş külleri
       Dicle’ye bakan bir caminin minaresinden.

       Son sözü:
       “- Kendi kendini birlemektir (Vahid) e yeten!”
       (Kendi Kendini Birlemek, s. 19)

       Haddini bilmenin ilk belirtisi, susmak. Gereken yerde ve zamanda susmasını bilen “Ve istenmeden verir fütüvvet ehlinden olan” kurtuluşa erendir. Çünkü kurtuluş kapısını açmak iyi insan olmak gerekir. Reçete belli: “Nasıl gelmişsem öyle ayrılmak istiyorum dünyadan!” diyebilmek.
       Çünkü:

       “Eli boş dönmez ecel, gelince kapına
       İyi hazırlan!”
       (Susmaktır Hikmetin İlk Belirtisi, s. 20)

       “Ahilik ve Yol Töresi”ni anlatmak için yola girdik, nereden nereye geldik? Örneklerimiz fazlalık değil, ahilikle ne ilgisi var diye düşünmek, kestirmeden yanlış yola sapmak demektir. Anlattıklarımız “insan”ı gösteren, aynadan başka bir şey değildir.
       Ahi, “yâran sohbetleri”ne katıla katıla olgunlaşıp pişer.

       YARAN SOHBETİ

              Bazı sohbetler ilâç gibi, bazıları
              gıda gibi; bazıları mikrop, bazıları
              da zehir gibidir.”

              Kuşeyrî Risâlesi (M. S. 986-1072)

       Akşam ezanından sonra
       Ve çok defa bir cuma günü,
       Genç, yaşlı, kıdemli, yeni,
       Sökün eder peş peşe yarân([8])

       Gelen, orta yere varınca durur,
       Selâm verip, selâm alır
       Sol göğsüne bastırarak sağ elini.

       Ve yaş sırasına göre,
       Sedir veya bir mindere
       İlişince diz üstü çökerek,
       Kuraldır, Çavuş tarafından
       Sigara tutulur hemen, kahve ikrâm olunur.

       Sigaralar, kuraldır yine,
       Kibrit veya başka bir sigarayla değil,
       Küçük el mangalile yakılır
       Dolaştırılan.

       Bakılmaz yaşlısına, gencine,
       (Hem saygı işareti, hem bir çeşit tedbir olsa gerek,
       Fincanlar yere, sigaralar tablaya bırakılır)

       Her gelen için ayağa kalkılır.
       Konuklar seyrelinceye kadar
       Peşrevden peşreve geçer çalgıcılar.
       Bu arada asla konuşulmaz.

       Belirli süre dolar dolmaz,
       Ünler Yarân Kahyası:
       – Başağa, tamam olmuştur yarân!
       Yani, tekmil verir.

       Ve herkes kahvesini içtikten sonra gelen
       Yarân için artık tören yapılmaz.
       (Yarân Sohbeti, s. 21-22)

       Yol, bu! Sohbet; danışarak, dinleyerek kararlaştırmak, anlamak, anlatmak için başvurulan en iyi ilaç. Bu sohbetteki her şey, kurallara bağlanmış ve dikkat ettiyseniz bu kurallar görülebilir hale getirilmiştir.
       Tören başlar. Yola girme veya şed([9]) kuşanma törenlerinde ortaya su dolu toprak kap ve tuz kutusu konur. Cönk([10]), hadisi şerif ve açıklamaları, Kasası Enbiyâ([11]) ya da Kurân-ı Kerim okunur.
       Tören yeri, çepeçevre sedirlerle çevrilmiş, ortaya üç sıra minder yazılmış, yüksek tavanlı, geniş, aydınlık bir mekândır.
       Üç katlı, özel yün minderinde oturan Ahi Baba (Şeyh ve Seyyid de denilen yol gösterici), oturum değiştirmek için sağ dizini indirir, sol dizini kaldırır. Okuma işi sürdürülür. Sağ Çavuş testiyi, Sol Çavuş da süpürgesini kapar gelir. Yiğitbaşı, Ahi Baba’nın seccadesinin eteğini süpürür gibi yaparak su serper ve “bir elif çekercesine” yürür, “hak dileme zamanı”nın geldiğini bildirir. Âl-i Abâ’nın (Hz. Muhammed’in abası) yüzü suyu hürmetine, beş fitilli kandili özenle yakar, başı hizasına kadar kaldırır, içine “Hayatın tadı, tuzu, derdi, sefası!” diye üfler ve hemen cevaplar: Şeriat, tarikat, hakikat diye. Sonra içine üç tutam tuz attığı toprak tasa söyler gibi tarikat ulularını, pirânı, yarânı selamlar. Ahi Baba, verilen selamı alır, tören yoluna girer.

       “Sorar Ahi Baba;
       – Dargınlar barıştı mı, dargınlar?
       – Barıştı!
       – Helâllik alınıp verildi mi?
       – Verildi.

       Tuzlu su kabını dolaştırır sonra
       Yönetici Yiğitbaşı,
       Ahi Baba’dan başlayarak.”
       (Tuzlu Su – Şerbet, s. 23-25)

       Toprak tas, elden ele dolaştırılır, her dudağa değdirilir. Bu iş bitince, Yiğitbaşı yola, “tarikata ya da bir mesleğe girmek” isteyenlerin olduğunu haber eder. Sıralı pirânın hiçbirisi atlanmadan sayılır, özellikle ocak uğuru, şed mübarekliği ve Allah rızası için “Hû“ çekilir.
       Yiğitbaşı, yola girecek adayla beraber halvete (banyo) girer, uygun bir yerde iki rekât hacet namazı kılar. Sonra yolunca dürülüp bükülen, iki renk, yollu pamuklu bir peştamal, yanında tas, biraz toprak, terazi, pala ile birlikte yola girecek kalfanın göz nuru, el hünerini sergileyen işlerinden biri getirilip Ahi Baba’nın önüne konur. Üç defa kapıya vurulur gibi yapılır, Ahi Baba duymazdan gelir, üç defa daha kapıya vurulur, “destur”([12]) alınır.
       Sol başta önde Yiğitbaşı, sağ başta Usta; elleri göbeklerinin üzerinde adım adım ilerler. İki adım gerilerinden adayın hediye ve ustanın “Orta Sandığı”na yaptığı “Şükür Payı” çıkınlarını taşıyan iki yol kardeşi ile kalfa gelir. Sâlâvat çekilir. Kurân-ı Kerim’den ayetler okunur. Yiğitbaşı beraberindekilerle birlikte niçin huzurda olduklarını açıklar, kalfanın yola girme isteğinin kabulü için şed mübarekliği ister.
       Yiğitbaşı, Yasin Sûresi’nden bir ayet okur, “âmin” der, ellerini çırak ve ustasının elleri üzerine koyar, dört hadis okuduktan sonra Şuâra Sûresi’yle devam eder:

       “- İşitmiyor musunuz?
       O sizin de Rabbiniz.
       Gelmiş-geçmiş atalarınızın, da Rabbidir!
       İşitmedinizse iyice işitin.”
       (Terceman, s. 30)

       Ululardan, yola girmek isteyen için görüşlerini bildirmelerini ve şed mübarekliğini –kuşak kuşanma- ister.
       Sözün devamını çırak tamamlar:

       “Hiçliğimi, hamlığımı bile bile,
       Hakkı ödenemez usta himmetiyle
       Ama, bir süpürge teslimiyetiyle
       Yüz sürmeye geldim eşiğinize ben.”
       (Terceman, s. 31)

       Ahi Baba da ayrıca övülür, hediye çıkını kendisine sunulur. Yiğitbaşı yeniden sûreler okur ve dua eder, meşveret başlar. Sonuç bildirilir:

       “- Sınansın yiğit Yol Töresi’nce!”

       Yola girenlerin –usta olanların- dikkat edecekleri kurallar sıralanır, çeşitli örneklerle öğüt verilir, ulular tanıtılır, mesleklerin öneminden söz delir, uyarılar yapılır:

       “- Beyaz bir kağıttır kavaf çarşısı, leke kabul etmez!
       Orta Kesesi’nden ödenir borcu
              Dara düşen esnafın, ama,
       Dama atılır çürük pabucu,
              Dükkân duvarına çakılır!”
       (Kural, s. 34)

       İyi de “Fütüvvet ne?” diye düşündüğünüzü sanıyorum. İlk Türkçe Fütüvvetnâme’yi yazdığına inanılan Burgaazi, şair Erman’ın dilinden bu soruya bakınız ne kadar kısa ama ne kadar da anlamlı bir cevap veriyor:

       “7 harftir Fütüvvet:
       Doğruluk, safâ, emanet, çekinme,
       Kerem, mürüvvet ve hayâ.”
       (Fütüvvet, s. 39)

       Bütün bunlar tek tek anlatılır, ulu kişilere tekrar sorulur:

       “- Ey Azizler! Ne buyurursunuz gönül sesine
       Bu müridin,
       Şed kuşanıp ustalar arasına girmesine?

       Emektar ustalar, ulu kişilerden de:
       – Uygundur, mübarek olsun.”

       Karşılığı gelince, Ahi Baba çırağa son öğütlerini verir, kendisine ziyafet olarak “acı tuz sunuldu”ğunu, böyle bir sona razı olup olmadığını sorgular. Kalfa “evet” anlamında başını sallar.

       “Ahi Baba – Pek âlâ, pek münasip.
       Unutma, her şey, ama her şey, ama her şey, Hak’tan ve halktan!
       El bizden, ey oğul, destur Allah’tan..”

       Der, usulünce kalfaya tövbe ettirir. Tekbirler getirilir, ayetler okunur. Ahi Baba peştamalı açar, silkeler, sol eliyle kalfanın başından dolandırıp, beli hizasına indirir. Uçlarına teker teker okuyup üfler, düğüm atar, çözer. Bu işlem üç defa tekrarlandıktan sonra, Ahi Baba düğüm mührünün üstüne elini kor, salâvat getirir, kalfayı oturtur, tekbir getirir, kendisi de diz üstüne çöker, peştamalı bağladığı gence öğütlerde bulunur, yarâna döner:

       “Şed mübarekliği için Fatiha!”

       Çeker, tekbir tazeler, taş ve teraziye de işaret eder, üç kere kalfanın sırtını sıvazlar.

       “El öpme, helâlleşme, kutlama.. derken,
       Başlar sazlı, sözlü eğlence..”
       (Şed, s. 46)

       Bu sırada safranlı ılık helva önce Ahi Baba’ya, sonra yarâna ve komşu köylerdeki Ahi ocaklarına eksiksiz dağıtılır.
       Aslında Mevlâna da yol töresini yaşayanlardan ve Mesnevî’sinde Ahiliği anlatanlardandır demiştik daha önce. Erman, şiirinin son bölümünde bu dediğimizi doğruluyor:

       “Ve yine Şemsi Tebrizî Divânı’nda:

       “Ey Hâkimi, fütüvvetin yiğitliğin, erliğin..
       Ve mutlak sultanı, mürüvvet ülkesinin!

       Sen ki önsözün peygamberliğin,
       (Dağıt) gizilice yeme helvayı!”

       Demiş ya Mevlâna Celâlettin-i Rûmî..
       İşte bu altın anahtarlara göre,
       Fütüvved, mürüvvet ve helva
       Kalu Belâ’dan beri bir arada, yan yana.

       Tarikat üzere, esnaf için
       Yüz akı ve mürüvvettir şed.
       Ve nasıl fütüvvetsiz olmazsa mürüvvet
       Şed de helvasız kuşanılmaz.”
       (Helva, s. 48-49)

       Kitaba adını veren şiirde, Ahiliğin tanımı var. Şiir şöyle:

       HALK HAKTIR

       Önce, (amele kadem) sonra (ilme nazar).
       Verimsiz, uygulanamayan bilim neye yarar?
       Er kişinin kaybolmuş malıdır hikmet,
       Var gücüyle çalışarak kavuşur ona
       Çünkü, halka hizmetle başlar
       Ve (amelledir ilmin kemâli).

       Ne güzel:
       “- Halk halktır!” demiş, Hünkâr Hacı Bektaş Veli.
       Halk için, halkın yararına
       Sürekli (Değişkenlikler) le (Bilim) ve (Çalışma) da;
       Sürekli Değişmezlikler),
       (Akıl ve (Ahlâk) yönünden!

       Kardeşlik ve eşitlik, hürriyet ve bağımsızlık,
       Sevgi ve adalet!
       Tükenmez sabır, sonsuz gayret!
       Himmet ve nefes ise, alçak gönüllü erenler’in
       Yürekli ozanların Piri Horasanlı Hoca
       Ahmet Yasevi’den

       Ahilik, Tanrı’nın sonsuz rahmetinden damıtılmış
       Can suyudur kısaca!..
       (Halk Haktır, s. 52)

       Ben işin kuru tarifini yaptım, Nüzhet Erman şiirli anlatımını. Erman hem bu kitabıyla, hem de her yönüyle okunmalı derim. Orhan Veli’nin şiirimize getirdiği, her şey şiirin konusudur anlayışını, kendi şiir dünyasında uygulayan ve gördüğünüz gibi “farklı bir hayat tarzı”nı şiirine sokan, daha doğru bir söyleyişle “Ahilik Destanı”nı yazan Erman’dır. Zor işi başardığını da görüyorsunuz. Kendi başına bağımsız ama öncekini tamamlayan, zincirin halkaları gibi 22 şiir yer alıyor kitapta. Bu şiirlerle Erman, kelimelerle mısra mısra resim çiziyor, folklor zenginliğimizi de ortaya seriyor. Üstelik Nüzhet Erman, manzumeci değil, şair. Hem de orijinal söyleyişlerin şairi. İnsan haklarının, ama gerçek insan haklarının bildirisi Halk Haktır. Toplumbilimcilerin de bu kitaptan öğrenecekleri çok şey var.

       Ne dersiniz?      

Oyhan Hasan Bıldırki
——————————————————————————–
[1] Halk Haktır, Şiirler, Nüzhet ERMAN
Eroğlu Mat. San. Ltd. Şti. / ANKARA – 1990
90 s. Fi: 5000 TL
[2] Didaktik şiir.
[3] Dericiler.
[4] (Halk Haktır, s. 14)
[5] (Halk Haktır, s. 15)
[6] Ahiliğin 3’ü kapalı, 3’ü açık 6 umdesi vardır. Açıklar: Alın, kalp ve kapı. Kapalı lar: El, bel ve dil. (Halk Haktır, (9) – s. 69)
[7] Halk İçin, Halktan Yana – s.18
[8] Yarân. Ahi törenlerinde, eğlence ve sohbet gecelerine katılan, Ahi Baba, (veya vekili) Kethûda, Yiğitbaşı (Başağa, Nâkib) Üstâdlar, Ustalar, Kalfa ve Çıraklar ve nihayet konuklardan meydana gelen topluluktur. (Halk Haktır, s. 71)
[9] Kuşak.
[10] Defter, kütük, albüm, bloknot.
[11] Evliya hikâyeleri.
[12] İzin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s