Nüzhet Erman’ın Şiirlerinde Halk İnançlarından İzler

Hem Hürriyet Hem Ekmek     

      Halk inançları, halkın yaşayışını yönlendiren kurallar bütünüdür. Bu inançların yobazlıkla, ilericilikle ilişkisi yoktur. Benimserseniz, daha iyi bir hayatın kucağına düşersiniz. “Olmaz böyle şey!” derseniz, ayağınızın altından birçok güzelliklerin kayıp gittiğini görürsünüz.
      Ha, “inancın her türlüsüne karşı olanlardansanız”, dilerseniz bu yazıyı okumayın derim. Bir de merak denilen kılavuzu yakanızdan uzaklaştırmanızı öneririm.
      “Eski Türk inançlarında yağmur, sağlık, çocuk edinme gibi birçok ihtiyacın pirleri vardı. Anadolu’da birçok hacet için başvurulan Ulucanların yanı sıra, muayyen ihtiyaçlar için özel olarak şifa, rahmet ve yardım umulan kabirler vardır. Bu tespit, inançların sürekliliğini göstermesi itibariyle önemlidir. Şüphe yok ki, bu kült sadece bu coğrafyaya ait değildir.” [1]
      Gördüğünüz gibi bir şeye inanç, her çağda, her yerde var.
      İnanç, bir şeye bağlanmak, ondan destek bulmak, bir teselli ipine yapışmak demektir. İnancın izi bizi, hayatımızın sonuna kadar bırakmaz. Biraz da yaşamak denilen şey, inançla güzelleşir.
      Sizi bilmem ama beni “Kırk anahtarlı, kırk odalı evler” bin bir renkli rüyâlara götürdü. Televizyonun olmadığı çağda “kırk katır”ların, “kırk satır”ların,”kırk harami”lerin, “kırk yoldaş”ların kahramanları arasında boy gösterdiği bin bir gece masallarıyla büyüdük biz. Ama ümidimizi asla yitirmedik. Bir gün o kapıların ardından bizi bekleyen “Hint padişahının güngörmez kızı”nın çıkacağına inandık.
      “Ejderha ağzından çıkan alevler,
      Kırk anahtarlı, kırk odalı evler,
      Hint padişahının gün görmez kızı,
      Sonra devler, devler, boyuna devler..”
      (A Benim Cânım Efendim – Bin Bir Gece Masalları, s. 13  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)
      Çaresiz, üstelik âşık gencin teselli için sığınabileceği başka bir kapı gösterebilir misiniz?
      Bu genç, “A kuşa bak!” hikâyesini de bilir. Bu resimde anlatılanı, sünnetinde yaşamayan kaç erkek vardır?
      “O kim bilir kaçıncı ağlayışım,
      “A kuşa bak!” derken çekmişler şunu.” 
      (A Benim Cânım Efendim – Fotoğraf Albümü, s. 6  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)
      Hatta bu resme; “İşte resmi günah bilen annanemiz”[2] bile girmiştir.
      Dilekler “yüzü suyu hürmetine” dilenir, bulutlar -çok defa- kara haber taşır, gökyüzü yedi kattır.
      Dileklerimizden bazılarına ulaşmanın en kestirme yolu, gökkuşağının altından geçmek değil midir?
      “Bulanmak istersek altın tozuna,
      Yolcusu olalım saman yolunun.
      Güneşin o cömert nur oluğunun, 
      Geçelim altından gülüşe, yana.”
      (A Benim Cânım Efendim – Nuh’un Gemisi, s. 29  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)
      Umut, her şeyi açabilen sihirli anahtar, tükenmesiz sığınma pınarı. Altın tozuna bulanmak istersen, saman yolunu tutacaksın. Güneşin cömert nur oluğunun, yağmurlu günlerde görünen gökkuşağının altından geçmek, bütün istediklerimizi yakalamak demektir. Üstesine elinde bir de dolu yumurta sepeti varsa, yaşadın. Gökkuşağının altından geçer, kızsan erkek, çirkinsen dünya güzeli olursun. Zenginlik mi?  Yumurta sepetin var ya… Artık en seçkin elmaslar senin.

      “Elma ağacı” desem, kim bilir neler düşünürsünüz? Haydi durmayın, deneyin. Gözlerinizi kapamak, aklınızdan herhangi bir elma ağacını geçirmek, bu kadar zor mu?
      Elma ağacının hikâyesi, çok eskilere dayanır. “yasak meyve”dir diye bildiğimiz elma ağacı bizi, ilk atalarımız Âdem’le Havva’ya götürür. 
      “Hz. Âdem, yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babasıdır.
      Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp, insan şekline koydular. Mekke ile Taif arasında 40 yıl yatıp salsal oldu. Yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed Aleyhisselam’ın nuru alnına kondu. Sonra Muharrem’in onuncu Cuma günü ruh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi. Allahütealâ’nın emri ile bütün melekler, Adem’e secde etti, ama İblis (şeytan) kibirlenip, bu emre karşı geldi ve secde etmedi: «Hani biz meleklere (ve cinlere): Adem’e secde edin, demistik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.» (Bakara, 34). Hz. Âdem 40 yaşında Firdevs adındaki Cennet’e götürüldü. Cennet’te yahut daha önce Mekke dışında uyurken, sol kaburga kemiğinden Hz. Havva yaratıldı. Allahütealâ onları birbirine nikâh etti. Yasak edilen ağaçtan unutarak ve İblis’in oyununa gelerek önce Havva, sonra Âdem Aleyhisselam yedikleri için “Cennet”ten çıkarıldılar. Âdem Aleyhisselam Hindistan’da Seylan (Ceylon) adasına, Havva ise Cidde’ye indirildi. 200 sene ağlayıp yalvardıktan sonra, tövbe ve duaları kabul olup, hacca gitmesi emr olundu: «Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tövbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.» (Ta’ha, 122). Arafat ovasında Havva ile buluştu. Kâbe’yi inşaa etti.”
      Fakat bazı kaynaklar bu yasak meyveyi, başka isimlerle de adlandırırlar: Buğday, üzüm, incir gibi. Ağacın cinsi üzerinde durmak, önemli de değil ama burada ilk insanın yaratılma sebebinin anahtarı var. “Ancak şu kadar düşünebiliriz ki, ondan yemek, vekilliği unutmak ve asalet davasına kalkışmak duygusunu verir. Bu da insanın aslî yaratılışından değil, şeytanın telkininden başlar. Bu buğday ise, delice buğdaydır. Bir üzüm ise, şarap üzümüdür. Bir incir ise, kurtlu incirdir. Ve her halde bir hamri (sarhoş ediciliği) vardır. Ve o hamr aklı alır ve Allah’ı unutturur. Cennete bu, yenilmek için değil, sınırlama ve kulluk için konulmuştur. Bununla beraber biz: “Dünya sevgisi, her hatanın başıdır” hadis-i şerifinde bu yasak ağacı tayin eden bir delalet buluyoruz. Demek Âdem o zaman dünya sınırına yaklaşmamak emri almış ve Âdem bundan, yaratılışının gereği olarak yememiştir.”[3]
      Gördüğünüz gibi bu, halk inanışında yerini almış bir “memnu meyve masalı”dır.
      “Gün bir elma, ufuk bir elma dalı.
      Başucunda renkli resmin bir halı;
      Dudağımda memnu meyve masalı,
      Bakıyorum güzden kalan resmine,
      Yaprak yaprak, dal dal solan resmine.” 
      (A Benim Cânım Efendim – Elma Ağacı, s. 34  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)
      Şairin dudağındaki memnu meyve masalı böyle resmedilmiş. Bu, elbette delikanlılık çağımızın sevgilisi. Sevip de türlü sebeplerle kimselere söyleyemediğimiz ilk aşkımız olmalı değil mi? O, bizi kandırıp kendisine bağlama özelliğinden ötürü, Havva’ya benzemez mi?

      Yeşil, kutsal bir renk. “Yeşil bir türbede uyur evliya”[4]lar. Birçok insan, bu evliyaları dileklerinin gerçekleşmesinde aracı olarak görür. Dilek tutar, bez bağlar, avlusunda pilav kazanları kaynatır.
      Yağmursuz geçen bütün mevsimlerde yağmur duasına çıkmaz mıyız? Halkın, kuraklığı berekete çevirmek için başvurduğu son umut yağmur duasıdır.
      “Bulut bulut açan hevesim gibi,
      Sihirli bir bohça, bir mevsim gibi,
      Avuçlara döke döke nasibi,
      Bir yağmura dönüp geçer bulutçuk.”
      (A Benim Cânım Efendim – Yapraktan Bir Gemi, s. 49  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)
      Avuçlara dökülen nasip, halkımızın rahmet” diye nitelediği yağmurdan başka nedir? Bazen avuçlara dökülen nasip kesiliyor, yağmur yağmıyor. Kuraklık, yaşadığımız coğrafyayı kuşatıyor.
      Çare?
      Var. Yağmur duası.
      Bu duada hem boyun eğme, hem sığınma, hem de inanç var.
      “Uzansın avuçlar göklere doğru,
      Sapsarı damarlı yapraklar gibi.
      Ak bulutu er-geç döker yağmuru,
      İnsaflıdır bu cennetin sahibi!”
      (A Benim Cânım Efendim – Yağmur Duası, s. 51  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)
      Yağmur, düştüğü toprağı cennete çeviriyor. Duaya çıkanların nasibini, bu cennetin insaflı sahibi, göklere doğru uzanan avuçlara döküyor.
      Dua, zenginliğimiz. Yemin, günah. Bu yüzden halkımız, yeminden uzak durur. Yerinde ve zamanında edilmeyen yemin, günahtır, insana korku verir. Bu korku da insanı, sevimsiz davranışlardan alıkoyar.  
      “Bir günah korkusu vardı yeminde.”
      (A Benim Cânım Efendim – Yedi Zümrüt Tepe, Üç Mavi Deniz, s. 60  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)
      Verem, “bir ince dert”tir. Bu özelliğiyle nice şarkılara, türkülere, hikâyelere, romanlara ve filmlere konu olmuştur. Bu isimlendirmede, sevdiğimize, yakınımıza “toz kondurmamak” düşüncesi de var.  Bulaşıcı, iflah etmez hastalık; çekeni için “ince bir dert”tir.
      “Burada bir ince derde tutulmak”
      (A Benim Cânım Efendim – İstanbul Camileri, s. 63  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)

      Kulak çınlaması, bir dostun bizi andığını aklımıza düşürür. Ya biz onları anarız, ya da bizi anarlar. Anıldığımız zaman kulağımız çın çın öter. Sağ ve sol kulağın çınlamasına göre iyiye ya da kötüye işaret yorumları yapılır. Duyurma, duyurulma amaçlı bir inanıştır bu.
      İLÂN TUTANAĞI

      Belli olsun eş-dost yanında yerim!
      Ovaya bakan iki dağ arasında,
      Ankara’nın Altındağ Kazasında
      Şiir yazdığımı ilân ederim!

      Tellâl istemez, maksat yerini buldu
      Dostların kulakları çınladı bir bir.
      İşbu ilân tutanağı şiir
      Sene elli sekiz, baharken yazıldı!
      (A Benim Cânım Efendim – İlân Tutanağı, s. 79  / Ayyıldız Matbaası 1958 Ankara)

      Böyle de, nedense üzerinde yaşadığımız Anadolu’yu, bir türlü vatan belleyemedik. Anadolu, hepimizin gurbeti sanki. Bu anlayışta birçok şeye ilgisizliğimiz, bağlanamayışımız var.
      “Kocaman bir gurbettir Anadolu
      Kuş kanadıyla selam gönderilir.”
      (Anadolu 1970  – Şiir Değildir, s. 50  / Ceylan Yayınevi, İstanbul 1970)
      “Kuş kanadıyla selam göndermek”, aklımıza turnaları, katar katar kazları düşürmez mi?
      “Hayır!” diyebilir miyiz?

      Anadolu 1970’te öteki kitaplarını hazırlayan şiirlerden bazılarını da görüyoruz.
      “(Geçmedin namert köprüsünden
      Götürse de su seni)
      Odunun bile eğrisini
      Hacı Bektaş kapısından
      Sokmayan Yunus
      (Anadolu 1970  – Yunus Emre, s. 67  / Ceylan Yayınevi, İstanbul 1970)
      “Yunus Emre”, söze konu şiirlerden biri. Bu şiiri, “Halk Haktır”da (s. 12-13) da görüyoruz. Şairin böyle davranmasında, yani öteki kitaplarında tekrar edilen şiirler arasında -konu birliği, örnekleme isteği- anlayışının oldukça büyük payı vardır. Bin Yıllık Buğday (Anadolu 1970 – s. 35 / Hem Hürriyet Hem Ekmek – s. 97), Ha (Anadolu 1970 – s. 36 / Hem Hürriyet Hem Ekmek – s. 98), Çınçın Belediye Otobüsü (Anadolu 1970 – s. 40-41 / Hem Hürriyet Hem Ekmek – s. 82 / A Benim Cânım Efendim – s. 71-72 ) adlı şiirler, gördüklerimizi doğrulayan örneklerdendir.

      Anadolu 1970 ile Hem Hürriyet Hem Ekmek[5], Nüzhet Erman’ın edebî hayatındaki iki önemli kitabıdır. Bu iki kitapta sevdiği şiirlerden bazılarının tekrarlandığını gördük. Sanki o, olgunlaşmış bulduğu şiirlerini -Erman, kendi şiirini daima kurcalayan bir şairdir- öteki kitaplarına almakla ilgi çekici bir tutum sergilemektedir. Öyle ki Erman, Anadolu 1970 adlı şiir kitabında At Arabası (s. 45) ismiyle yayınladığı şiirini, bu defa Hem Hürriyet Hem Ekmek’te (s. 87) “Çözün Atlarımı Artık Yoruldum” adıyla yayınlamıştır. 
      Demek ki Erman, kendi şiiriyle de boğuşan bir şairdir.
      Sözün özü Erman, halkının şairi olabilmeyi becerebilen şairlerdendir.  

      Oyhan Hasan BILDIRKİ

<

p>      [1] (Y. Kalafat “Vatan-İran-Turan Hattı ve Caferi Türklerde Halk İnançları” TOA. Haziran 1 997, S. 108, Sh. 33-101)
      [2] Aynı eser, s. 6
      [3] Elmalı Tefsiri, Bakara Suresi, 35 / Yasak Meyve 
      [4] Age, s. 46
      [5] Hem Hürriyet Hem Ekmek, Nüzhet ERMAN / Bilgi Basımevi – Ankara

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s