Şiirimizde Toplumculuk ve Nüzhet Erman

Gül ve Kız
      Günümüze gelinceye kadar Türk şiiri üzerine kimler, neler söylemedi? Cumhuriyetten sonra doğan hür basını tekelinde tutanlar, zaman zaman, çeşitli akımlar sebebiyle şiirimizi ve şiirimizin ustalarını tekellerine aldılar. Kendi anlayışlarına uygun, kendi şiir ideolojilerinin bayraktarlığını yapan, öz şiirden uzak, şiirin kavramına varmamış, -sözüm ona- şairleri baş tacı yaptılar. Baş tacı yaptıkları şairleri, şiirimizin ustaları olarak tanıttılar.
      Zaman geçti… Şiirimizin sözde ustaları, eridiler, yok oldular. Yahut da yeniden fırına verildiler. Yeniden önümüze sürüldüler. Halktan uzak, halkın meşrebine uymayan “karanlık duyguları”, istekleri konu edinenleri pohpohladılar, allayıp pulladılar. Zihinlerde bir bulantı, bir adamsendecilik yarattılar, şiir adına. Halk şiirden koptu. Zaman zaman şiiri sevmez oldu. Bu kopuş sebebiyle de halk suçlandı.
      Şiirimizde doktrine bir edebiyat doğdu. Marksizm, pozitivizm gibi katı ve maddeci görüşler şiirimize hakim oldu. Halka yabancı, halkın zevkine aykırı düşen söyleyiş girdi, şiirimizin iliklerine. Halkın sağduyusu sömürüldü. Halka, onun inançlarına ve manevî değerlerine sövüldü. Arkasından, halk şiire karşı alâkasız, şiiri sevmez oldu diye, feryad edildi!
      Peki, bize ait olan, bizim olan, katılıktan öte, öz şiirimiz yok mu? Var elbette… Günümüzün sözüm ona edebî dergilerinde yayınlanan propaganda kokulu şiirlerden uzak bir şiirimiz var. Şiirimizin ustaları var. Ama onlar, öz şiirimizin ustaları olan kişiler, şiirlerini propaganda aracı yapmadıkları için gözden uzak kaldılar.
      Bunlardan biri, yıllardır şiir serüvenini sürdüren, öz şiir alanında yörüngesine oturmuş olan Nüzhet Erman’dır. O, şiirinde politika yapmaz. Sonu çürük doktrinlere sapmaz. Halka eğilir, halkın diliyle, yine halkın dertlerini söyler. Halkın özlemi, arzuları, acıları, dertleri ve şikâyetleri Erman’ın şiirlerinde ifadesini bulur.
      Erman Anadolu’dadır. Anadolu insanın çilesini duymuş, onlarla birlikte yaşamıştır. Bir şiirinde şöyle seslenir:

      Beni sen doyurdun bunca yıl – bana sen baktın
      Ama çok oldun de gayri – gayri yeter de
      – Düşündükçe adama daha fazla kor –
      Kursağımızdaki bin yıllık buğdayın
      Ne olur – bir gün olsun – hesabını sor
      Bin Yıllık Buğday, Hisar s. 34

      Anadolu insanı bize neler vermemiştir? Ama biz ne yaptık? Onun duygularını sömürdük, ondan hep fazlasını istedik. Üstelik nankörlük ederek, onu hep aşağıladık, hakir gördük. Ona ne istediğini sormadık. Ama içimizden biri, ona eğilen biri:

      İstersem – bundan böyle – başını çevir
      Bundan böyle – uzatırsam – it elimi
      Bırak o suskunluğu – adamı deli eden
      Yapmasam da – yapacağım gün gelir
      Gözünü seveyim – iste benden
      Aynı şiir

      Senden istedim diyor. Sen ürettin, ben tükettim. Hâlâ da istemekten bıkmadım. Ama:
     
      Senin garipliğin değil
      Senin çaresizliğin değil
      Değil – değil
      Senin o memnun – o mütevekkil
      O rahat halindir – büken belimi
      Aynı şiir
     
      Senin daima mütevekkil oluşun, suskunluğun, sabredişin ve acıların içindeki “o rahat halindir” belimi büken. Senin adına:
     
      Beni karanlık yollardan götürdüler
      Görürsen gitmezsin demişlerdi
      Tozlu zakkumlara fittim ama o
      Gül üstüne gül verdi.
      Bıçak, Hisar s. 40

      Ben yılmadım. “Tozlu zakkumlarına fittim”. “Karanlık yollardan” sana geldim ve güllerini topladım. Yolların sonunda “Keban”a ulaştım.

      Karanlık köylerden geçer yolum
      – Ay ışığında küme küme çürük düş –
      Karanlık köylerden geçer yolum
      Bir göz pınarlarını körletememiş
      Yüz yıllardır savrulan zehirli kum
      …………
      Neden bütün şarkılarımız dokunaklı
      …………
      Ama bizim coşkun türkülerimiz de var
      Kebandan ağarıp geçen sular kadar deli
      Bizim coşkun türkülerimiz de var
      Fırat boylarında – gün yakındır – görmeli
      Milyonlarca ak çiçek bir gece nasıl açar
      …………
      Bunca insan – bunca dağ – bunca ırmak
      Kırk bin köyle beraber – bir gün Anadolu’da
      “Oh dünya varmış” diye haykırmak
      Keban, Hisar s. 55

      Şair bir gerçeği seriyor gözlerimizin önüne. “Karanlık köyler, dokunaklı şarkılar”ın yanı sıra, “coşkun türkülerimiz” ve “kırk bin köyle beraber” el-ele verip, cehaletin yenileceği, “Oh dünya varmış” diye haykırma zamanının geldiğini müjdeliyor.

      Tatlı ve bize yabancı olmayan bir söyleyiş içinde, Türkçe’mizin zevkini bozmadan, kelimelerini yoğurmuş şiirinde. Kelimeler birer sihirli değnek olmuş. Kulağımızı tırmalamayan bir solukla şiire ahenk vermiş. Anadolu insanı da böyle değil midir? Çaresizdir, unutulmuştur ama yaşayışındaki ahenk bozulmamıştır.
      “Hatıra Defteri”nde halkın inançlarını kınamadan, memleket manzaralarını söyler. Manzaraları kalem darbesiyle – bir ressam inceliği içinde – şiirleştirir.

      Canlı mı diye el sürecek olduydu
      Dağ köyündeki çocuklar – Jeep’e
      Kadınlı – erkekli gözleri şüphe
      Caminin penceresi muska doluydu
     
      Bıyıklı – poturlu adamlar geldiler
      Aşiret usulü yapılan düğüne
      Tohma’ya bakan keklik pınarı köyünde
      Karanlığı yıldız yıldız deldiler
      …………
      Yaralı geyik gibi çıkarak inden
      …………
      Malatya dağlarında yol kesen kışın
      Teselli tarafı olan ilk yazda
      Suların oğul verdiği Tekiaz’da
      Sular kararıncaya kadar kalışın
      Hatıra Defteri, Hisar s. 54

      Giderek şairin, Anadolu’ya ve Anadolu insanına olan sevgisi, en güzel ifadesini “İstanbul-Diyarbakır”da buluyor. Bu şiirde lirizmin tatlılığı yücelmiştir. Anadolu öylesine güzeldir ki… Ve Anadolu insanı hep bekleyiş içinde. Ama şair, halkın arzularının, ıstıraplarının bilincine varmış, onun dert ve dava arkadaşı olmuştur. Onun yalnızlığını yüreğinde duymuş; “gaz lambasının acı ışığında” onunla birlikte yaşamıştır:

      Merak edersin bütün gün dağbaşında
      Bozkır güneşinin çiğ ışığında
      Veya gaz lambasının acı ışığında
      O yalnızlığı bekleyen insanları
      …………
      Aynı minval üzre – aynı ufuklar
      Tozlu akasyalar – kirli tavuklar
      Ve aynı gazete isteyen çocuklar
      Anadolu’nun tren istasyonları
      İstanbul-Diyarbakır, Hisar . 51

      “Bozkır”, İstanbul’dan-Diyarbakır’a yolumuzun üzerindedir. “Tozlu akasyalar” istasyonlarımızın bekçileri. “Ve aynı gazete isteyen çocuklar” hangimizin derdi değildir, hangimizin gözünden kaçmıştır?

      Şair Erman, yukarıda örnek olarak verdiğimiz şiirleriyle, “halk için şiir yazıyoruz, o bizi anlamıyor, bizden koptu” diyen sözüm ona şairlere, yerinde cevap vermiyor mu? Ama ne kötü bir tecellidir ki, “Varlık Yıllığı”nda toplumcu şairlerden söz eden R. Mutluay, Erman ve nice şairlerin sözünü etmez, niçin?
      Oysa Nüzhet Erman, halka değerini vermiş, toplum adına yüklenmiş olduğu görevini yerine getirmiştir. Türkçe’nin inceliklerini bilen şair, yaşayan Türkçe’mizi ustalıkla kullanmıştır. Özellikle şiirlerinde kelime değerine ve ifade güzelliğine gereken önemi vermiştir.

      Oyhan Hasan Bıldırki
      Şiirimizde Toplumculuk ve Nüzhet Erman, Hisar Dergisi, Sayı: 63 s. 23 – 24 / Mart 1969

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s