Uzun Vuran Gölge

Uzun_Vuran_Gölge

      Gürbüz Azak’ın fırçasından dökülen kapak, nefis, bir içim su gibi. Gri, yeşil, sarı, siyah, kırmızı ve beyaz renkler harman olmuş, lüks kapak oluşmuş. Uzun Vuran Gölge. Şiirler. Üst tarafta bir imza: Gültekin Sâmanoğlu.
      Kitap, adıyla çarptı beni. Kendi kendime sordum: Nedir, Uzun Vuran Gölge? İkindi zamanını bilirsiniz. Güneş, en uzun gölgeyi, bu zamanda bütün varlıklara düşürür. Gölge uzundur ya, zaman dardır. Kişiler yapamadım, edemedim telâşına düşerler. Çünkü uzun vuran gölge, ikindi güneşinin bir oyunudur. Artık, zaman saniyeleşmiştir. Şair de, genelde zamanın durmasından, hep aynı yerde kalmasından yanadır. “Takvimler kopmasın, saatler sussun.” Aynı arzuyu bizim de duyduğumuz olur. Şaire kulak verdim, azıcık anlar gibi oldum. “Uzun Vuran Gölge”, bir dönemeçtir. Gölge hemen gelir, uzar, geçer gider. Uzun Vuran Gölge, son ömür çeyreğine işaret taşıdır. İnişi olmayan bir yokuştur. Şairin, kendisiyle hesaplaşması, her şeye karşı duyduğu sevgisi, yol ayrımındaki yorgunluğu ve bütün bunlara rağmen, tattığı, bize de tattırmayı umduğu huzurudur. Hangimiz böyle bir huzura kanat çırpmayız? Tabiî, arada bir efkârlanırız.

      “Uzaklarda sanılan yarım yüzyıl geldi ya;
      Artık kolay olmuyor, “akşam olsun” demesi.”
      (Uzun Vuran Gölge, s. 7)

      Ölçülü ve kafiyeli konuşmasına rağmen, Sâmanoğlu, çok rahat bir söyleyişin sahibidir. Hemen söylemeden geçemeyeceğim: Şiirin tanımını, Uzun Vuran Gölge’de aramalı ve bu şiirler Türkçe kitaplarına alınmalıdır. Umarım, Uzun Vuran Gölge, yeni doğuşlara gebedir. Çünkü; “Bir doğum sancısı bu, nur topu nerde?..” diyen şaire kulak verelim.

      “Belki bir ses, belki de ışık, ellerde;
      Onlar ki en temiz, en ince, en sıcak,
      Kılcal damarlarıma sığdı sığacak.
      Bir yeni yıldıza bayrak diker gibi,
      Bulunur, özlemlerin gerçek sahibi.”
      (Pencere, s. 10)

      “Gözyaşının kulakları kirişte.” mısraının şairi Sâmanoğlu, yaşamaya vurgun bir gönül adamıdır. Fakat “geniş yapraklı ömür”ün, isteklerine inat daralması, ona korku vermektedir. Buna rağmen umudunu kırmaz, dileğini sürdürür.

      “En temiz isteklerin özenle yaktığı mum
      Hiç sönmesin, hiçbir şey erkenden söndürmesin.”
      (Gümüş Yıl, s. 15)

      Benzetmenin farkında mısınız? Yakılan “mum”, ilerleyen ömürdür, değil mi? Sizi bilmem ama, şairin bu dileğine ben de katılıyorum. Aslında hepimiz, “sabır yağmurlarıyla sarmaş dolaş”, “meyveye durmak için yarış edip” durmuyor muyuz? Bu yarışta, aklın ve gönlün birlikte yarattıkları tezat, durmaksızın etrafımızda at koşturur. Şair, böyle bir tezat içinde, bize yeni bir zaman tarifi yapar.

      “Zaman ne ki, gözleri; gülümseme, gözyaşı,
      Kahkaha, hıçkırıkla dolmak bilmez bir heybe.”
      (Dertlenme, s. 17)

      Kitaba adını veren ilk bölümdeki, hemen bütün şiirler, birbirinden çok güzel. Bu şiirlerin tamamında duygu var, düşünce var, ölçü ve kafiye var, aşk var. Ona göre aşk; “Gözü kör, kulağı sağır ve ayrık otu gibi durmadan süren…”, yeşeren bir şeydir.
      Otuz üç şiirin yer aldığı kitap, -burada tesbihten etkilenme var- dört bölümden oluşuyor: Uzun Vuran Gölge, Yağmuruna Vurulmak, Köprüler, Gidenler Gelenler. Hemen bütün şiirlerinde 8’li, 10’lu, 11’li, 12’li ve 14’lü heceyi ustalıkla kullanmış. “Rüyalardan sonra yastıklar tersyüz.” örneğinde olduğu gibi, inançlarımızı şiirine sok-maktan çekinmemiş. Ölçü açısından, ilk bakışta, “Tükenmeyen”, adamı aldatıyor. Fakat bu şiirde de bir ölçü disiplini var. Her bölümün son mısraı, iki heceden oluşuyor. Bunda yeni bir arayış, hecenin yeknesaklığını kırma anlayışı olmalı.
      İkinci bölümün ilk şiirinde geleneksel inançlarımızın izleri var: Uçan kuş, kulak çınlaması, göz seğirmesi gibi.

      “Kulak çınlaması gece gündüz,
      Anılıyor olmanın müjdesi.”
      (Kurtuluş Susmalarda mı, s. 28)

      Şu mısralarda zamanımız aydınının ve kitabının tenkidi yok mudur? “Kalem tutan el, körkütük sarhoş: / Kâğıt, anadan doğma özürlü.” Şair, oldukça doğru ve gerçekten acı bir yaramıza parmak basıyor. Görüldüğü gibi Sâmanoğlu’nun şiirinde yer yer, toplum meseleleri boy atıyor. 
      İstanbul, her şeyiyle bu bölüme hakim. Seven ve sevileni anlatan şu iki mısra, ne kadar samimi, ne kadar çarpıcı ve sanki ne kadar kolay söylenmiş değil mi? Eskilerin sehl-i mümteni dedikleri, bu olsa gerek.

      “Sen nöbetçi değil, kendin nöbetsin
      Tutmak için uğraşırım habire…”
      (Nöbet Tutmak, s. 38)

      Ya, “Sitem”e ne dersiniz?

      “Masmavi umutları düşlerimle yıkayıp,
      En içten çağrılara kulağımı tıkayıp;
      Rüzgârınla dolmağa hazır, yelken oldum da:
      İskelene almadın beni, ne kadar ayıp!..”
      (Sitem, s. 39)

      Sanki şair, “Köprüler”le Yunus’lara, Kutulmuşoğlu Süleyman’a, Malazgirt’e, Ulubatlı’lara, Fatih’lere, Sinan ve Mevlâna’ya bizi alıp götürmek istiyor. Bu, onun millî tarihimize ve değerbilirliliğimize verdiği önemi gösteriyor. Ona göre Boğaz Köprüsü, yakın çağa Türk’ün eliyle takılan “en değerli yüzgörümlüğü…”dür. Bu bölümdeki şiirlerde, Türklük ve İslâmiyet iç içe, etle tırnak gibidir. “Kesin Emir”de, yakın zamanlarda yaşadığımız karanlık, kanlı, kalleş çağ, başarılı bir sitemle anlatılmış.
      “O dede’den bu torun, o baba’dan bu çocuk.
      Ana’nın göğsü sızlar: karı dul, bebe yetim;
      Kefensiz şehitlerin ruhlarında incinme.

      Ezanlar sitem dolu, İstiklâl Marşı buruk
      Bayrağımda telâş var: rüzgârını bekliyor.”
      (Kesin Emir, s. 56)

      Sonra çocukların saflığını anlatır. Bütün çocukları çeşitli oyunlara çağırır. Bu oyunların arasında, hemen bütün taş oyunları, birdirbir, uzuneşek ve körebe başı çeker. Tabiî kağıttan kayık yapmayı, yağ satıp-bal satmayı, saklambaç’ı da unutmaz. Böylece onlar, ağabeylerinin düştükleri hataların kurbanı olmazlar.
      Son bölümün ilk şiirinde şair, ölüm düşüncesiyle yüz yüze bırakır bizi. Bu ölüm, alelade, alışılmış bir ölümdür. Bizi korkutmaz, kendisine çeker. Sâmanoğlu’na göre önemli olan, kimselere muhtaç olmadan, ağaçlar gibi ayakta ölebilmektir. Şairin annesi de böyle bir ölümü tatmış, bahtiyarlar arasına katılmıştır. Çünkü o, seccadesi ve tesbihiyle ilgilenebilmiş, Allah’ını asla unutmamıştır. Bu tipi hepimiz, çok yakından tanırız, değil mi? Ya çocuklar? Onlar, uzun vuran gölgenin sesleridirler. Onlar, “Cennet Kokusu”durlar. Bu kokular, hatıralar, doğumlar ve ölümlerden sonra, öncesi ve sonrası var olan biri var, bilirsiniz.

      “Hiçbirimiz yokken vardı, yine var:
      Her iki dünyada hep var olacak!..”
      (Her İki Dünyada, s. 68)

      “Kimler”, hepimizin hikâyesini anlatan bir şiir. Bu şiirde, bizim insan yanımız var. Büyüklük, küçüklük, sıkıntı, hastalık, iğneleyicilik, sevgi dolu oluşumuz, yorgunluk, çirkinlik, güzellik, makam hırsı ve terslik. Az da olsa, her insanı biraz olsun anlatmıyor mu?

      “Kimi çirkinliğe vurgun,
      Kimi güzellikte yorgun.
      Kiminin elinde bıçak,
      Kiminin dilinde kara;
      Kim bilir kime çalacak?”
      (Kimler, s. 74)

      Uzun Vuran Gölge, nedir demiştim. Sözün ucunda, tekrar şairi dinleyelim, ister misiniz?

      “Gelenekten emsin diye özsuyunu,
      Bir fidan dikmişiz, kökü derinlerde.

      Yeniden doğuşa uzanmış, hergün
      Kavruk dillere, büngül büngül bir pınar:
      Çağdaş ve öze dönük, tazecik sürgün.”
      (Ağıt, s. 71-72)

      Bilmem her şeyiyle bizim olan, Türkçe’nin bu yumuşak sesli şairini, biraz olsun anlatabildim mi?

      Oyhan Hasan Bıldırki

_______________________________________________
      “Uzun Vuran Gölge”, İnanç Dergisi, Sayı: 8 s. 37 – 36 / Ekim 1984

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s