Haziran Şarkıları

      Photo sharing and video hosting at photobucket

      1.    
      YOLDA    
      Köyüme dönüyorum. Anadolu yolları uzun mu, uzun. Haziran güneşi yakıyor. Yol boyunca telgraf direkleri ve tellerde tüneyen tembel kuşlar… Yolun iki yanında tarlalar, sararmış ekinler. Rüzgâr, ılık ılık esmesine rağmen, “başakların türküsü”nü söylüyor. Ulubat Gölü’nde balıkçı kayıkları…    
      Ve sonra yollar, yollar!    
      Dokuz numaralı koltukta oturuyorum. Düşünceler yakamı bırakmıyor. Beynim, sanki bir arı kovanı gibi. Oğul vermek, düşüncelerden kurtulmak, biraz olsun kendi hayatımı yaşamak istiyorum.    
      Ama, gel gör ki, olmuyor. Haziran güneşi amansız. İnsanlar, kadınlı erkekli ekin biçiyorlar. Altın sarısı ekinler… Anadolu çiftçisinin göz nuru, alın teri. Ve bir adam şarkı söylüyor. Öyle neşeli olduğundan falan değil. Sıcak beynine vuruyor adamın. Adam çaresiz, bezgin. Şarkı söylemesin de ne yapsın?    
      Gözlerim ekin biçenlerde. Tuttum bir sigara yaktım. Öndeki bayan arkaya baktı. Belli ki sigara dumanından rahatsız oluyordu. Varsın olsun, aldırmadım! Dert değil a!.. Yeter canım. Camı açarsın, hanfendi rüzgârdan rahatsız olur, kaparsın, sıcaktan şikâyetçi olur. Ne olursa, olsun. Vız gelir…    
      Sigara tükendi. Ama dertler, benim insanımın dertleri başladı. Yüreğim köz köz. Arkadaşıma baktım, uyur uyanık bir hâlde. İyi giyimli. Sordum:    
      – Nereye?    
      Elleri ile gözlerini ovdu. Baktı, baktı ve;    
      – İzmir’e, dedi, biraz sertçe.    
      Ondan hoşlandım. Konuşmak, dertleşmek istiyordum. Uzun uzun konuştuk. Talebe imiş…
      Sözümün sonunda;    
      – Anadolu’da her şey saftır, dedim. Bilir misin? Anadolu insanı temizdir, yapmacıksızdır, samimidir… Ya onun karanlıkta kalmasına ne dersin? Onun bize verdiklerine karşı, biz ne yaptık, ne verdik? Söyler misin?..    
      – Hiiç! dedi ve sustu.    
      Çantasından börek çıkardı, bana da verdi. Aldım, teşekkür ettim.    
      Araba hızla yol alıyordu. Ama daha yolu yarılayamamıştık. Yol kenarına bir sıra çocuk dizilmiş, sağlı sollu. Çocukların;    
      – Gazteee! diye bağrışmaları, beni yaraladı.    
      Dünya nimetlerinden yoksun kişilere acıdım. İri kıyım, şişmanca bir adam, elindeki gazeteyi pencereden sarkıttı. Okuduğuna ihtimal vermediğim küçük bir kız, arabanın önüne koştu. Şoför, frene uzandı. Acı bir fren sesi ve yerinden oynayan insanlar.    
      Şoför, iri kıyım adama kızdı, demediğini de bırakmadı. Oysa küçük kız, hiçbir şeyin farkında değildi. Yolun üstünde uçuşan gazeteyi aldı, sevinçle kıyıya çekildi. İri kıyım adam, şoföre;    
      – Bilir miydim böyle olacağını? dedi.    
      Radyoda trafik saati vardı. Spiker, “yol kenarlarındaki çocuklara gazete, dergi, vesaire atmayın” diyordu. İçim sızladı, yanaklarımda iki damla gözyaşının acı izini duydum.    
      Anadolu insanı okumak, öğrenmek istiyordu. Anadolu insanı aç, aç!    

      2.    
      KAHVEDE    
      Akşama yakın evden çıktım. Köyümde olmanın, baba ocağında bulunmanın huzuru içindeyim. Sokakta çelik oynayan köylü çocukları… Saçları “kırklık”la tıraşlı. Kızlar, seksek oynamaktalar. Çelik oynayanlar beni görünce, yol açtılar. Daha büyükler, akşam vakti işlerinin telâşı içindeydiler. Ötelerden sığırtmacın çaldığı kavalın sesi geliyordu. Ne de güzel çalardı Rıdvan. Ayakları sakattı, kol değnekleriyle gezerdi. Köylüler onun için “kafasında dokuz tilki dolaşır, yine de kuyrukları birbirine değmez” derlerdi. Akıllıydı… Her bir şeyi anlardı.    
      Güneş soldu, kahveye girdim. Üç beş kişi, bir köşeye toplanmış, radyodan haberleri dinliyorlardı. Selâm verdim. Hoşbeşten sonra;    
      – Yalan, dedi Koca Mehmet. Yalan… Hiç aya çıkılır mı? Allah’ın işine karışılır mı? Yanacaklar!    
      – Yok canım! dedi Hüseyin Emmi. Nam için yapıyorlar. Yiğit adından bilinir.    
      – Öyle, dedi Koca Mehmet. Aya gidiyorlar ama, Kennedy’nin katillerini bulamadılar daha, ne haber?    
      – Orasını bilmem, dedim. Ama Allah’la ayın ne ilgisi var, anlayamadım. Aya çıktılar, yürüdüler. Daha niçin inanmazsınız?    
      Anadolu insanı bu! Saf, temiz… Öyle birdenbire inanamaz. Bu adamların çoğu; “Alaman bozgunu”nu görmüşler, pişmişlerdir. Aylarca yaya veya kağnı ile gittikleri kasabaya, otobüsle gitmişlerdir. Ama yine de, öyle birdenbire inanmazlar, inanamazlar.    
      – Ay göğe yapışık değil mi? Ayda ateş yok mu?    
      – Hayır, dedim.    
      Onlara gerçeği söyledim. Şüphe dolu gözlerle baktılar bana ve dillerinin ucuna geleni söyleyemediler. Biliyorum: “Allah’sızın teki…” diyecekler bana. Başka ne desinler? Onlara ne verdik ki? Aydın kişiler olarak, hep onlardan aldık, aldık. İliklerine kadar sömürdük onları. Sonra da yukarıdan baktık hep. Karşımızda ezilip büzülmelerine, bıyık altından gülüp geçtik.    
      Ve şimdi onlar, ne deseler, nasıl düşünseler haklı değiller mi?    
      Hacı Abdurahman, tespihini yana düşürdü. Derinden bir: “La havle…” çekti. Küçümseyen gözlerle gülümsedi. Müezzin ezan okuyordu. Hacı, şahadet parmağını oynattı;    
      – Dini bütünler olmasa, kıyamet kopar gayrı, dedi.    
      Yerinden kalktı, camiye doğru yola koyuldu.    
      Kopar mı, kopar! Bizler, yani aydın geçinen kişiler, onları anlayamaz, hor görmeye devam edersek, canlarına tak der ve işte o zaman “kızılca kıyamet” kopar.    
      Sesler gürleşti. Masalara kumarbazlar çöreklendi.    
      Yorgundum.    
      Eve döndüm!    

      3.    
      LİLİYAR    
      – Muallim bey, muallim bey! dedi Kezban.    
      Yanıma geldi. Soluk soluğa idi. Ellerinde şeytan kınası vardı. Alnında, başlığındaki “yirmilik” altınlar parıl parıl yanıyordu. Ona takılmaktan hoşlanırdım. Hep bir arada büyüdük. Beraber oynadık, ilk mektebe birlikte gittik.    
      – Liliyar’dan geliyom, dedi. Sana selâmı var da. Pınarda seni bekliyo. Çok özlemiş…    
      Gülümsedim.    
      – Essah diyom, vallahi.    
      Bir ceylan çevikliğiyle koşarak yanımdan ayrıldı, gitti. Çoban Rıdvan, yeni bir türküye başladı. Besbelli, “Liliyar”ı çalıyordu. İçim burkuldu, kalbim bir hoş oldu. Dere boyunda kır çiçekleri vardı. Kuşlar civelek, şakrak sesleriyle mutluluğuma katılıyorlar.    
      Ötede, bir zeytin dalına konan keklik, tatlı tatlı şakıdı. Çoban Rıdvan, beni görünce durdu. Doğruldu. Eliyle Küçük Tepe’deki armutluğu işaret etti.    
      – Seninki, dedi. Liliyar, orda…    
      Armutlar henüz kızarmıştılar. Ortalığı mis gibi bir koku sarmıştı. Liliyar’ın babası hem muhtar ve hem de köyün hatırı sayılır bir ağası idi. Dediği dedik, astığı astık. Üstelik biraz zalimce.. Çocukluğumda tarlalarında çok çalıştım. Çapa yaptım, pamuk suladım. Sevmezdim onu. Ama, ekmek parası derdi bir başka idi. “Bal tutan, parmağını yalar.” derdi anam. Öyle ya, çalışan kazanır.    
      Liliyar, benim çocukluk aşkım… Aynı okulda okuduk. Aynı sıralarda oturduk. Liseden sonra ayrıldık. Bana içli mektuplar yazardı. “Seninle olmak isterim.” derdi. “Ruhumsun, canımsın, ilk göz ağrım, büyük aşkımsın.”    
      – “Büyük aşkımsın!”    
      Ben turnaları, üveyikleri, martıları onunla sevmeye başladım. Onunla yaşamak, en büyük arzumdu. Fakat korkuyorum. Liliyar bir ağa kızı. Bense garip, fakir, öksüz büyüdüm. Babamı hiç tanımam. Ben çok küçükken ölmüş… Muhtar Haydar Ağa, her zaman şehre gelirdi, kızını görmeye. Ona çeşitli hediyeler, kocaman kocaman yeni defterler, kitaplar, kalemler getirirdi. Ya benim anam?.. Ancak ayda bir gelebilirdi. Ya somun ekmeği, ya bazlama, biraz da çökelek peyniri getirirdi.    
      Haydar Ağa, her gelişinde kapıdan beni çağırtırdı. Hoş, zaten onun geliş günlerini de kollardım. Arada sırada, bir iki buçukluk verirdi bana. Bayram ederdim. Sonra Liliyar gelir, hediyelerin bir kısmını da bana verirdi. Ona karşı kanım kaynar oldu. Okulun en güzel kızlarındandı. Bir gün nasılsa açıldım:    
      – Seni seviyorum, Liliyar! dedim.    
      Önüne baktı. Gözlerini kaçırdı benden. Kendimden utandım. Durgunlaştım.    
      – Nen var Kerim? dedi. N’oldun böyle?    
      Omuzlarımı çektim.    
      – Hiiç!.. dedim. Garibin nesi olur?    
      – Haydar babam duymasın. Seni öldürür. Aynı acıyı ben de duyuyorum. Kalbimde bir ateş yanıyor. Sevda adına, senin adına Kerim. Ama babam, Haydar babam…    
      Haydar Ağa, duymuştu nasılsa aramızdakini. Beni odaya çağırdılar, kırbaçladılar… Sonra Kezban girdi araya. Ondan bana geldi, benden ona gitti. Aldı, getirdi. Getirdi, götürdü. Bugün de öyle olmuştu.    
      Armutluğa girdim. Kulaklarımda çobanın kavalından dökülen “Liliyar” türküsü, kalbimde adını bilmediğim bir heyecanla karışık korkular… Ya Haydar Ağa duyarsa?.. Beni sağ komaz, öldürür.    
      -Türkünün sözlerini sen yazmışsın, dedi Liliyar. Yanaşmamız Çoban Rıdvan da bestelemiş. Dinleyince bir hoş oluyorum. Ama ayrılık kokuyor değil mi?    
      Örgülü saçlarını çözdü, uçlarını parmaklarına doladı.    
      – Al götür beni çok uzaklara.    
      – Haydar baban komaz, dedim.    
      – N’olursun?    
      – Hayır!    
      Ağladı. Başını göğsüme dayadı. Saçlarını okşadım. Doya doya kokladım.    
      – Haftaya düğünüm var, dedi. Ölürüm de varmam, dedim. Ayak direttim. Olmadı Kerim. Beni…    
      Gerisini işitmedim. İşitmek de istemiyordum. Beynim zonkluyordu. “Şefik diye biri…”     diyordu. “Şehirden. Zaman zaman beni takip ederdi.” diyor. “Avukatmış.” diyor… “Söz kestik. Nikahlısıyım… Al kaçır beni, götür.”    
      – Hayır Liliyar, hayır! Haydar baban…    
      Sözümü kesti, haykırdı:    
      – Korkuyorsun, korkak…    
      – Ölümden mi? Hayır… Ama sana bir şey olmasını istemem. Elden ne gelir?    
      Sadece;    
      – Git, git artık! diyebildi.    
      Aşağılarda Çoban Rıdvan, kavalıyla üst üste “Liliyar”ı çalıyordu. Sonra davullar dövüldü. İçim kan ağlıyor. Öldürmek geliyor içimden. Şefik, tıfılın biri. Onu boğasım geliyor içime, öldüresim. Davullar dövülüyor. Hayır! Dövülen davullar değil, aşkım öldürülüyor.    
      Beni köyden çıkardılar…    
      Yollara adam koydular.    
      Liliyar’ı alıp gittiler.    
      Liliyar’ımı…    
      Liliyar!    

      4.    
      ÇOBAN RIDVAN    
      Tedirginim… yüreğimde tarifsiz acılar. Bitkinim… göz kapaklarım ha kapandı, ha kapanacak. Güneşe bakamıyorum. Ter ve kan içindeyim. Çoban Rıdvan’ın kavalından ve “Liliyar”dan uzak. Yollar tükenmiyor. Yollar uzun mu, uzun. Ayrılık ölümden beter. Biliyorum, artık Liliyar yok. Onu bir daha göremeyeceğim. Ama benim günahım ne? Neden çakır dikenleri ayaklarıma dolanıyor, yolumu kesiyor? Ya bu silâh sesleri?    
      Hayır! Kimseden korkum yok benim. Köyüme dönmeliyim. Haydar Ağa vız gelir bana. Haydar Ağa kan mı istiyor? Gelsin… Geleceği varsa, göreceği de olur elbet. Beni, Liliyar’ımdan etti, canımdan edemez. Off, Allah’ım! Nedir bu başıma gelen? Kurtar beni, kurtar…    
      Uyuyakalmışım… Gözlerimi ateş böcekleriyle açtım. Turnalar sakin, yuvalarına çekilmiştiler. İleride bir gürültüdür aldı, yürüdü. Sağımda, solumda silâhlı adamlar belirdiler. Çıra alevlerinin aydınlattığı gözlerinden intikam fışkırıyordu. Silâhlı adamlar yaklaştılar. Haydar Ağa’yı görür gibi oldum. Elinde kırbacı, yanaşmalarından birine;    
      – Git len, Hüseyin. Bak bakalım, Kerim mi orda yatan? dedi.    
      Hüseyin çocukluk arkadaşlarımdan. Yaklaştı, yaklaştı… Karanlığı yıldız yıldız delen acı bir ıslık sesi duydum ve bir namlunun ağzından püsküren alevi görebildim. Gerisini bilmiyorum. Ama Liliyar’ı gördüm rüyâmda. Güller içinde idi. Bana; “Gel!” diyordu. “Hadisene, çabuk ol.” diyordu. Gidemiyordum. Bütün gözler beni sarıyordu. Silâhlı adamlar da beni arıyordu. Gözler, gözler… Hüseyin’in gözleri… Yok, yok! Hüseyin’in gözleri, aman Allah’ım yok. Hüseyin’in gözleri…    
      – Hüseyiiin…    
      – Hüseyin’in gözleri, Hüseyin’in gözleri yok!    
      – Liliyar yok. Liliyar gel diyor. N’olur salın, bırakın.    
      Çırpınışlarım boşuna idi. Yanımda iki polis belirdi. Sonra bir üçüncü sivil şahıs geldi. Dostça gülümsedi. Tuttu bir sigara verdi bana. Yazısını güçlükle okuyabildim; “Yenice”. Adam, elini omzuma koydu.
      – İşimizi zorlaştırmazsın ya? dedi. Zaten her şeyi biliyoruz.    
      – Ne işi? Neyi biliyorsunuz? diye haykırdım.    
      İki memur beni güçlükle oturtabildiler. Adamın yüzündeki dostluk izi, birdenbire siliniverdi.    
      – Bilirim, dedi. Hep böyle dersiniz. Önce Liliyar’ı öldürdün. Sonra Hüseyin’i…    
      – Hüseyin’i mi?    
      Beynimde bir ateş yandı, yüreğime köz düştü. “Hayır!” dedim, “yalan” dedim, bana kulak asmadılar. Üstesine de sille tokat, itiraf ettirdiler. Gözler, Hüseyin’in gözleri… Liliyar, güller içinde. Güller kırmızı, kan! “Ölümün elimden olacak Haydar babam. Yedin, yaktın beni. Ama seni de yakacağım. Ocağına incir dikeceğim. Kurda kuşa yem olacaksın. Yaktın, yaktın beni…”    
      Artık her şey bitti! Savcı, idamımı istedi. Gelin alayı giderken Liliyar’ı, sonra da Hüseyin’i öldürdüğümü söyledi. Çaresiz boyun eğdim. Liliyar’dan sonra yaşamak da, benim işim değildi. Bunu biliyorum.    
      Hücrenin demir kilidi öttü. Kapı, yüzüme doğru açıldı. Yine o iki polis ve bir gardiyan Allah’sız gardiyan içeri girdiler. Kollarımda kelepçe, yürüdüm. İçimde tuhaf bir duygu var. Sanki Liliyar gelecekmiş gibi. Güneş öylesine güzel ki… Oh, Allah’ım!.. Dünyama doyamadım. Yoksa, ölümden mi korkuyorum acaba? Yoo, hayır!    
      Kulaklarıma inanamadım. Çoban Rıdvan, bitkin bir hâlde, bir şeyler söylüyordu, anlayamıyordum.    
      – Onu ben öldürdüm, diyordu. Kimseye yar olmasın diye. Bir kavalımı, bir de Liliyar’ı severdim deli gibi. Kerim de severdi onu. Aşkımı sineye çektim. Kerim, onu mesut eder dedim. Ama Şefik, Haydar Ağa? Asla… Sonra tetik düştü, biliyorsunuz.    
      Şaşırmıştım. Haydar Ağa’yı getirdiler yaka-paça. Baş, bağır açık. Hiç itiraz etmedi.    
      – Bir kazadır oldu, dedi. Hüseyin’i ben öldürdüm.    
      Titreyen elinin işaret parmağını bana doğrulttu:    
      – Aha bunu Allah kordu! dedi. Pişmanım… Beni bağışla Kerim. Yaktım sizi, beni bağışla.    
      Gökyüzü çın çın ötüyor: “Yaktım sizi, beni bağışla!”    
      Gözyaşlarım yumruk yumruk oldu… Yüreğime çöktü, mıhlandı. Hiçbir şey diyemedim. Yoksa rüyâ mı görüyordum? Çoban Rıdvan, Liliyar, Haydar Ağa, Hüseyin!    
      Yollara düştüm.    
      Yollar uzadıkça uzadı. Gurbet içimde düğüm düğüm oldu. Kuşlar, Haziran şarkılarına başladılar. Turnalar, Liliyar’ı söylediler. Kan ve barut kokusundan arındım. Yeni bir hayata başlayacağım. Ama Liliyar’sız, ne anlamı var?
    
      Oyhan Hasan Bıldırki
    
      HİSAR, Cilt: 19 Sayı: 264 (189) Kasım 1979 s. 28-29-30-31

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s