Akdağ’ın “Ti Sesi”

Oyhan5

          Bazen insan, sebebini bir türlü açıklayamadığı, anlatmak istese de dile getiremediği güzelliklerin peşine takılır gider. Mutluluğun tadını dil uçlarınızda duyarsınız. Yüreğinizde engin duygulanmalar cengi başlar. Özlemlerin, sevgilerin, ayrılıp buluşmaların, dostlukların anılarda kaldığı saatlere yeniden dönersiniz. Canlanır, kanlanırsınız. İşte bu noktada siz, “şiirin sihirli kapıları”nı aralıyorsunuz, demektir.
          Şiir, bizim baş tacımız. Milletçe şiire vurgunuz. Günümüzde şiir okunmasa bile, söyleniyor. Musikiyle birleşen söz, milyonlara ulaşıyor. Fakat bu sonuncuda; “Şairin adı yokmuş!” diyeceksiniz. Belki de hayıflanacaksınız. Ben, sizinle aynı görüşte değilim. Günümüzün şairi, öncekilerden farklı. O, kendi adının değil, güzellikleri yaşatmanın, yakalamanın, yaygınlaştırmanın umudunda. Böyle olmasaydı, o da daha öncekiler gibi, her şiirinde “adını mühürler”di. Görebildiğim kadarıyla günümüz şairi; adından ziyade, sözüyle zirveye çıkmakta, bunun telâşını yaşamaktadır. “Hisar Şairleri” arasında bulunan Mehmet Zeki Akdağ, ilk şiir kitabı “Kırkikindi”yle 1967 yılında okuyucusuyla kucaklaşır. Bu eserini, Dar Saat (1973) ve UZUNHAVA (1991) izler. Son iki kitabında, “kıyamadığı şiirler” tekrarlanmış.

          “Bitmeyecek düğün sayar yarını
          Dumansız görürdük dağ başlarını
          Bütün bir senenin telâşlarını
          Denize dökerdik hatırlar mısın?”
          Her iki kitaptaki kıyılamayan şiirlerinden birisi, bu dörtlüğün de içinde yer aldığı “Adresi Olmayan Mektup”tur. “Dar Saat”in bu son şiiri, “Uzunhava”nın ilk şiiri olarak karşımıza çıkıyor. Bu şiirde, telâşları “denize dökmek” kavgası öne çıkıyor. Sanırım bu kavgayı, hayatımızın bazı dönemlerinde bizler de yaşadık.

          Bu ön girişten sonra, Akdağ’ı tanımanız umuduyla, bazı şiirlerinden yaptığım alıntıları, yorumsuz olarak sunuyorum:

          “Zamana kafa tutan kardeşlik ana
          Kopan sevgileri ulamakta
          Kutsal güneşimiz doğacak mutlak
          Bir kurşun çalımı ırakta.”
          (Dar Saat, sayfa 8)

          “Arınsın ruh beden beden
          Yitik çağlara girmeden
          Birbirini inkâr eden
          Soylar gibi hep ayrıyız.”
          (Dar Saat, sayfa 9)

          “Kendi ülkesinde devler
          Biri birini yutuyor
          Kurşunlanmış mor karanlık
          Aydınlığı korkutuyor.”
          (Dar Saat, sayfa 25)

          “Elif örnek merteğiz biz
          Sen ben yokuz bir tekiz biz
          Tek anadan ortağız biz
          Yerin yurdun nerde gönül?”
          (Dar Saat, sayfa 54)

          “Kıyamet kopacakmış güya
          Yer gök birbirine giriyor
          Velhasıl bir can pazarıdır dünya
          Ben seni düşünürüm.”
          (Dar Saat, sayfa 72)

          “Zamana dur de geciksin
          An içinde yılım benim..
          Solmayacak tomurcuksun
          Yediveren gülüm benim..”
          (Uzunhava, sayfa 13)

          “Çoğul teller gerilmiş düzensiz duyarlığa
          Vurgusu benim.
          Karıncanın ayağıdır ses olan bir gecede
          Sargısı benim..”
          (Uzunhava, sayfa 142)

          Bir şairin, hele hele bir şiirin tadına varmak, kolay olmasa gerek. Küçük alıntılarla da olsa, umarım; Mehmet Zeki Akdağ’ın şiir dünyasına girebildiniz. Şimdi de “Ti Sesi” üzerinde konuşma sırası bana geldi.

          Tİ SESİ

          Kara çığlıklara gebe evrende
          Aktığına pişman görünür sular.
          Oyuncakları cezaya konmuş
          Sarı saçlı, kumral saçlı çocuklar,
          Namluların nefes kestiği çağa
          Bırakılmış buldular..

          Çilemiz ki büyümüş büyümüş,
          Altında kalmışız çekmek yerine
          Gözleri bir dumanlı yufkada asılı
          Vesika yemişiz ekmek yerine
          Ve de büyümüşüz..

          Yalnızlığımız sığmamış gecelere,
          Babamızdan zorla ayrılmışız.
          Çocuklarımız kaçmışlar bizden
          İki kapı arasında
          Kalakalmışız..
          (Uzunhava, sayfa 70)

          Yoruma geçmeden önce, bu şiirin de “kıyılamayan şiirler” arasında yer aldığını belirtmeliyim. “Dar Saat”in 19 ve 20’inci sayfalarında da kendisine yer bulan bu şiir, yazım ve noktalama yönünden farklılıklar gösteriyor: Mısralardan bazılarında noktalamalar terk edilmiş. Bazı yerlerde kullanılmış. Bölüm sonlarındaki nokta, ikinci yayınlanışında yan yana iki noktaya dönüştürülmüş. “Gözleri dumanlı yufkada asılı” mısrası, “Gözleri bir dumanlı yufkada asılı” biçimine sokulmuş. Demek ki Akdağ, kendi yazdığı şiirleri de okuyan, onlarla arasındaki bağları koparmayan şairlerimiz sınıfında. Ustalaşmanın sırrını yakalamış gibi. Bu tutumuyla Akdağ, geleceğe ses bırakacak şairlerimizden biri olacak. Şiirde ölçü ve kafiyeden ayrıl mayan şair, bu şiirinde “hece”yi terk etmiş, “dörtlük”ten “beşlik”e çıkmış.
          “Ti Sesi”ni hepimiz, bazı anlarımızda bekleriz. Bu ses, kutsal kitaplarda da kendisinden söz edilen bir sestir. Zor zamanlarda veya gevşediğimiz anlarda, duyulacak “ti sesi”; bizi, kendimize döndürecektir. Şaire göre; yaşadığımız evren, “kara çığlıklara gebe”dir. Çığlıklara değil, kara çığlıklara. Çığlığa sıfat olan kara sözü, sevimsizlikleri akla getirirken, “büyük” çığlıkları da işaret etmektedir. Yaşadığımız çağ, “namluların nefes kestiği çağ”dır. Bütün çocukların oyuncakları, “cezaya konmuş”. Sular, aktığına pişman olmuş. Görüldüğü gibi yaşanılan zaman, yaşamaktan sevinç duymadığımız bir çağdır. Yemenin içmenin dışında bu çağ, hangimize ne verdi ki? Hangimiz, çocuklarımızı ateşe atmadık ve hâlâ onları ateş tarlalarının ortalarında bırakmadık? Çocukların kötü kaderini, biz kendi ellerimizle hazırladık. Yavrularımızı, büyük çığlıklara gebe evrenin ortasına saldık.
          Bu yüzden olmalı, çilemiz büyümüş. Çile, kaderi akla getiriyor. Yaşamaya katlanıp “çile çekeceğimize”, büyüyen çile yumağının altında kalmışız. Çaresizlik, her tarafımızdan yakalamış bizi. Bir şeyin, bir sesin beklentisindeyiz. Islak gözlerimizi, “beklenmedik bir şafağın umuduna” çevirmişiz. Kıtlıklara soyunmuşuz; “ekmek yerine vesika” yemişiz, “dumanlı yufka”larla büyümüşüz. Fakat, yine de kulağımız; “Ti Sesi”nde. Sevginin, dostluğun, barışın adını unutmuşuz. “Yediveren gül”lere ulaşmak zor. Kardeşlik, “bir kurşun çalımı ırakta.” Hepimiz, “can pazarı” kesilen dünyada, yalnız kalmışız. Bu yalnızlığımızı, aydınlığın çirkinliklerini örten geceler bile gizleyememiş. İlkin, bir başkası için, “yediveren gülü” uğruna, “babamızdan zorla” ayrılmışız. Sonra, kendilerine sınırlı-sorumlu yasaklamalardan başka bir şey veremediğimiz çocuklarımız kaçmış bizden. Sırası gelen, kendince çare diye gördüğü bir sebebin ipini göğüsleyerek “baba ocak”larından uçmuşlar. Şimdi biz: “İki arada, bir derede”yiz. Akdağ’ın deyimiyle:

          “İki kapı arasında
          Kalakalmışız..”

          Fakat; umudumuz “Ti Sesi”nde!
          “Ti Sesi”, hepimiz için bir can simidi! Bu sesi yakaladığımız, bu sesin manasını kavradığımız an, “iki kapı arasında kalakalmanın tereddüdü”nden kurtulacağız.
          Bana göre bu şiir, Mehmet Zeki Akdağ’ın şiir dünyasının “ana tema”sı, kilididir. Bazı şiirlerinde şair umutsuz olsa da, kulağı kirişte beklemektedir. Bunu; diğer şiirlerinden anlamınız için, Mehmet Zeki Akdağ’ı da, “okuduğunuz şairler çevresine” almalısınız.
          Çünkü okumak; “tanışmanın tek şartı”dır!
          Ne duruyorsunuz? Şiirin sihirli kapılarını aralayalım artık. “Ti Sesi”ni duymadınız mı?

          Oyhan Hasan Bıldırki
          Akdağ’ın “Ti Sesi”, Beşparmak Dergisi, Sayı: 74  s. 30 – 31 / Temmuz-Ağustos 1996

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s